HOŞ GELDİNİZ

maden ve madenciliğe ilişkin yazı, fotoğraf, belge ve bilgilerin paylaşılması amacıyla hazırladığım bu sayfaya isteyen herkes katkı sunabilir. bilgi örgütlendikçe anlam kazanır, insan öğrendikçe...

yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2015 Cumartesi

resmimiz bu kadardır işte

sermaye ve iktidar parasal verileri açıklayarak sömürüyü haklı göstermeye, bizi de teslimiyete ikna etmeye çalışıyorlar...

emekçilerin, köylülerin, küçük esnafın bilançolarında ekmek dilimleri, "bugün de ölmedim anne" diyebilecek kadar soluk almak var...

çocuğa verilememiş harçlık, dışarıdan görülmediği için giyilmeye devam edilen tabanları delik ayakkabılar, gidilememiş memleket, 25 krş. ucuz olduğu için bir gün öncesinin ekmeğinin alındığı kuyruklar var...
sigortasızlık var, mevsimlik işçi denerek tarla tarla, diyar diyar işe koşulmak var...
ekmek arası ölümler var...
şairin dediği gibi "fukara ölümü" geldim geliyorum demeyen...

sermaye paracıklarını sayarken yorulur biz ölülerimizi taşırken...
iktidar sermayeyi ve çerez parasını korurken terler, biz madenlerde, tezgah başlarında ay sonunu beklerken...

resmimiz bu kadardır işte, dünyamız da... yıldan yıla artan ölümler, yarım kalmış yaşamlar...
resmimiz bu kadardır işte ...

salim çalık

26 Aralık 2013 Perşembe

http://mulksuzlestirme.org/

http://mulksuzlestirme.org/
Mülksüzleştirme Ağları

Kentsel dönüşümün sermaye-iktidar ilişkileri üzerine kolektif veri derleme, haritalama ve yayınlama çalışması
“Mülksüzleştirme” ne demek?
Mülksüzleştirme, bizlere - yani kamuya- ait olan kamusal alanlarımızı, bizlerin kararı sorulmadan kaybetmemiz demek. Bize ait olan arazilerin, binaların, meydanların, su kaynaklarının, sahillerin yine “bizler için” inşa ve/veya dönüşüm sürecine tabi tutulduğu söyleniyor, “kamu yararı”ndan bahsediliyor. Peki, gerçekten böyle mi? Örneğin, kuzey ormanlarının arazisinde havaalanı, köprü yapıldığında yeni bir “mülk”e mi sahip olacağız, yoksa ormanın katledilmesiyle mülksüzleşecek miyiz? Hali hazırda kullanımda olan akarsular ve dereler üstüne hidro elektrik santral (HES) yapıldığında o bölgede yaşayan halkın suyu devlet ve özel sermaye ortaklığıyla zorla elinden alınıyor, yani mülksüzleştiriliyor. Ayrıca bu tesislerin işletmeleri 49 yıllığına özel şirketlere verildiğinde bu hala kamunun ve dolayısıyla halkın tesisi midir?
......

6 Aralık 2013 Cuma

KARA / Fahri Bozbaş

04.12.2013'te kandilli (kdz ereğli)'de genel maden işçileri sendikası (gmis) armutçuk şubesi ile kandilli dayanışma evi derneği'nin birlikte düzenlediği dünya madenciler günü kutlamasında çekilmiştir.

“…
Gözümün yağına bak, kara
Tırnağımın dibine bak, kara
Yutkunduğumu göremezsin,
Ciğerimi bilemezsin
Ben aydınlığım sen kara

…”

Fahri Bozbaş


31 Mayıs 2013 Cuma

Türk Metal'in İmzaladığı Sözleşmenin Düşündürdükleri

türk iş içindeki sendikal güç birliği platformu'nu saymazsak; türk iş yıllardır sürdürdüğü işveren ve iktidar yanlısı tutumunu son yıllarda gemi azıya alarak sürdürmekte sakınca görmüyor. şu an ki; türk iş yönetimini oluşturan ve seçen sendikalar toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde ve uygulama dönemleri boyunca işçilerin demokratik-sosyal-ekonomik kazanımlarını geliştirmek, korumak bir yana var olanları da teslim ederek siyasi iktidarların vahşi kapitalizm politikalarının payandası, yer yer savunucusu olacak kadar ileri gidebiliyorlar.

türk metal sendikası'nın kendi talebinin bile çok altında oranlarla imzaladığı sözleşmeler sürmekte olan diğer toplu iş sözleşmelerinin nasıl sonuçlandırılacağının da sinyali olarak okunmalıdır. sektörde çalışanlar arasındaki ücret farklılıklarını düzeltmeyen (neredeyse kalıcılaştıran), %18'le oturup %7 ile kalkan, birlikte hareket edeceğini söylemesine (değiştik demesine) rağmen birleşik metal iş'i yalnızlaştırmayı seçen türk metal'in bu tutumu salt türk metal'in değil, türk iş yönetimini seçen, destekleyen sendikaların da tutumunu göstermektedir.

bu noktadan bakınca genel maden işçileri sendikası'nın (türkiye taşkömürü kurumu) ttk, (maden tetkik arama) mta ve (hattat holding) hema kandilli işletmesi ile hema amasra işletmesi'nde sürdürdüğü toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde daha dikkatli olmak gerekiyor.

hema kandilli ve amasra işletmelerinde toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanmasına rağmen şu ana kadar grev sinyali sayılabilecek bir gelişme yaşanmadı. masaya 4 yarım (2 bütün) ikramiye, 1 ton kömür, %20 maaş zammı ve sosyal haklarda makul iyileştirme talebiyle oturan genel maden iş; 15 yevmiye tutarında 2 ikramiye, %20 ücret zammı, 1 ton kömür ve sosyal haklarda iyileştirmeler noktasına geldiğini genel başkan yardımcısı aracılığıyla (işçilerin "son nokta nedir? en son ne talep ettiniz?" sorularına karşılık olarak) açıkladı.

bu arada görüşmelerin devam edeceği, "60 günlük süre içerisinde greve gidilebileceği gibi anlaşma da sağlanabilir" denerek görüşmelerin bitirilmesinin zamana yayılacağı belirtilmiş oldu. işçilerin kararlı biçimde sordukları ana kadar sendikanın son talebi yerine uzun uzun hattat holding'le yapılan görüşmeleri, hattat holding'in %5 maaş artışı, 5 yevmiye tutarında iki ikramiye, 100 tl. yol yardımı, 60 tl. yemek yardımı, 45 tl. sosyal yardım dışında birşey vermediğini anlatan sendika yöneticilerinin grev silahını düşünmedikleri, sözleşmeyi masada bitirme konusunda işçileri iknaya yönelecekleri izlenimi ağırlık kazandı.

bu arada sürekli olarak "sendikanıza güvenin, sendikanız dışında başkalarının verdikleri bilgilere itibar etmeyin, sendikanızdan işaret almadan kanunsuz eylem yapmayın" benzeri söylemler de konuşma aralarına sıkıştırılıyor.

oysa daha önce işyerinde yapılan bilgilendirme toplantısında söz alan işçilerin işveren tarafından tehdit edildiği, 2 işçinin işyerindeki pozisyonunun değiştirildiği, köylerden gelen işçilere "greve çıkmamaları" eylemlere katılmamaları" yönünde telkin ve psikolojik baskılar uygulandığı da sendika yöneticileri dahil herkesi bildiği ve konuştuğu olaylar. sözleşme görüşmeleri sırasında işçi taşımacılığına son verilerek, işyerine geliş gidişin ücretli yapılması, "herkes başının çaresine baksın" denilmesi bile en azından bir uyarı eylemiyle protesto edilebilecekken doğrudan sendika yöneticileri bu tepkiyi soğutup, oldu bittiye getirilmesine göz yumdular.

türk metal'in kendi talebinin çok altında-gerisinde bir zam oranıyla sözleşmeyi imzalamasından başladık, genel maden iş'e geldik. niye mi? çünkü iki sendika da aynı kulvarda koşuyor. türk iş yönetimi gibi onlar da var olan hakları geliştirmek, iyileştirmek, yeni kazanımlar eklemek yerine, günü kurtarıp işçileri işverene teslim etmek istiyorlar. grevin bir hak ve işçi sınıfının en son kullanacağı silahı olduğunu kabul etmeyen sendikal anlayış neyi savunabilir ki? öyle yanılmak istiyorum ki?

salim çalık

 

"Türk Metal, işçilerin taleplerinin daha altında bir sözleşmeyi imzalarken Birleşik Metal-İş iş bırakma eylemlerini sürdürdü. Birleşik Metal-İş Genel Sekreteri Selçuk Göktaş, metal işçilerinin talepleri doğrultusunda mücadeleyi sürdüreceğini söyledi
Metal işkolu grup toplu iş sözleşmesinde Türk Metal, sözleşmeyi imzaladı. MESS ile Türk Metal arasında süren grup toplu iş sözleşmesinde Türk Metal grev kararı almıştı. Yasal süreç devam ederken MESS ile Türk Metal arasındaki görüşmeler de sürdü...."
http://www.sendika.org/2013/05/turk-metal-sozlesmeyi-imzaladi-birlesik-metal-is-metal-iscileri-mucadeleyi-surdurecek/

9 Mayıs 2013 Perşembe

GENEL MADEN İŞ NEREYE 3


            Genel Maden İş (GMİS) 2012 yılı Ocak ayında Hema Endüstri A.Ş’nin işlettiği Kandilli ve Amasra Kömür İşletmelerinde örgütlenmiş, uzunca bir yetki bekleme sürecinin ardından 2013 Ocak ayında sözleşmeye oturmuştu.

            Hema Kandilli İşletmesi’nde 2011 Aralık ayında yapılan eylem sırasında AKP Zonguldak Milletvekili Ercan Candan işyerine gelerek; işçiler açısından iki önemli söz etmişti. Ercan Candan işçilerin sosyal yardım olarak kömür taleplerine hak vererek; “mısır tarlasına mısırı eken çiftçiye mısır vermiyorum denemez. Haziran ayına kadar bununla ilgili bir gelişme olacağını umuyorum.” demişti. Ardından; “Sendikaya üye olun. Taleplerinizi bu biçimde savunun. Şimdi çalışmayı kabul edenler ocağa işe gitsin. Yoksa burası kapanır. O zaman hiç biriniz benim yanıma iş için gelmeyin” demişti.

            Hema Kandilli ve Amasra İşletmelerinde çalışan maden işçileri 2013 Ocak ayında başlayan sözleşme görüşmelerinden (geçmişte yaşananların da etkisiyle) 1 ton yakımlık kömür yardımı, en az 1 ikramiye, geçmiş ücret kayıplarını da telafi edecek bir ücret artışı umarken; Hema Endüstri A.Ş; 2 mayıs 2013 tarihinde işçi servislerini kaldıracağını açıklamış, işçilerin tepkisi ve bazı sendika yöneticilerinin telefon trafiği ile 15 günlük bir erteleme sağlanmıştı.

            09 mayıs 2013 tarihinde yapılan bir duyuru ile; 13 mayıs 2013’te servislerin kaldırılacağı, herkesin buna göre başının çaresine bakması, işe gelmeyenlerin işten çıkarılacağı söylendi. Bu arada Kandilli İşletmesi yetkililerinin de taşıma işini yapan araç sahipleri ile işçiler adına ücret pazarlığı yaptığı söylendi.   
            Tam da bu süreçte işverenin sendikaya üye olmalarını istenmediği şef, postabaşı statüsündeki işçilerin sendikaya üye olmaları konusunda sendika ve işveren arasında anlaşmaya varıldı ve 09 mayıs 2013’te işyerine noter çağrıldı.

UYUŞMAYAN TALEPLER
            İşçiler 2011 aralık ayındaki eylemleri sırasında dile getirdikleri ikramiye, yakımlık kömür yardımı, ücretlerinin hiç olmazsa TTK’da 2006’da işe girenlerin düzeyine çıkarılması gibi taleplerinin sendika tarafından masaya getirilmesini ve ısrarla savunulmasını bekliyorlar haklı olarak.

            Ancak sözleşmeleri yürüten GMİS Genel Merkez Yöneticilerinin %20- 25 aralığında bir zam alarak ikramiyeden, kömür yardımından vazgeçeceği, ortalama 80-90 TL’lik taşıt yardımı ile de ücretsiz taşımacılıkta ısrar etmeyeceği sızan bilgiler arasında. Bu arada TİS’de idari maddeler, iş güvenliği işçi sağlığı ile ilgili maddeler, diğer sosyal haklarla ilgili neler talep edildiğini bilen yok.

İŞÇİLER DE HESAP YAPIYOR
            İşçilerin talepleri ile sendika yöneticilerin talepleri örtüşmüyor. Hema Kömür İşletmelerinde ücretler yapılan işin niteliğine göre (ortalama) 750-1000 TL. arasında değişiyor. Sendika yöneticileri alınacak %20-25’lik zammın yıllık toplamına bakıldığında 1 ton kömürü ve 1 ikramiyeyi karşıladığını düşünüyor. (Bu arada işverenin % 15-18 dolayında bir zam düşündüğü, daha önce verilen %4 iyileştirmeyi de yapılacak ücret artışına dahil etmek istediği söyleniyor.)

Fakat taşımacılığın paralı olmasıyla; uzak köylerden gelen işçiler aldıkları taşıt yardımının üzerine en az 30-40 TL. koymak zorunda kalacaklar. Buna bir de sözleşme sonrası sendikanın alacağı (brüt) 1 yevmiye (30-40 TL arasında) sendika aidatı da eklendiğinde alınan %20-25’lik zammın yarısı gitmiş olacak.
Yalnızca servis için işçilerinden çıkacak olan 30-40 TL ve sendika aidatının yıllık toplamı 720-960 TL. arasında olacak. Dolayısıyla alınacağı umulan sözleşme zammından geriye 1100-1300 TL. kalacak. GMİS yönetimi geriye kalan 1100-1300 TL.nin hem ücret artışını, hem de 1 ikramiye ve 1 ton kömür talebini karşıladığını nasıl düşünüyor anlaşılmış değil.

Bunlarla birlikte sözleşmedeki diğer talepler veya geri adımlar neler olacak bilinmiyor. Şu ana kadar GMİS Genel Merkez Yönetimi sözleşmelerle ilgili doyurucu ve ikna edici bilgi vermemişken, bir de işverenin servisleri kaldırması karşısındaki suskunlukları ve “sözleşmenin imzalanması bekleyin. Şu anda yapacağımız eylem yasal olmaz” biçimindeki tavrı yalnızca Hema’da değil TTK’da da sözleşmenin iyi gitmeyeceğinin sinyalleri olarak okunmalı.

EMEĞE SAYGI’DAN İŞEVERENE SAYGIYA
Öyle görünüyor ki; 27 Ocak 2013’te Zonguldak’ta yapılan ve son 15 yıl içerisindeki en kitlesel eylem olan Emeğe Saygı mitinginde dile getirilen talepler ve eleştiriler kitlelerin gazını almak için yapılmış. TTK’da işe giriş çıkış saatlerinin düzenlenmesiyle ilgili değişikliklerde (Karadon’da) eylem yapan işçilerin yanında yer alan sendika yönetimi; Hema’da servislerin kaldırılması karşısında işçilerin eylem yapmaması için uğraşıyor.

15 gündür gündemde olan ve 13 Mayıs tarihinde resmen kaldırılacağı ilan edilen servisler konusu başta olmak üzere, arabulucuya giden sözleşme konusunda da işçilere sağlıklı bilgi verilmezken (şu ana kadar 1 kez bilgilendirme yapıldı) , Genel Başkan Eyüp Alabaş’ın Hema işyerlerine gitmeyişi, Armutçuk ve Amasra Şubeleri’nin Hema ile yapılan TİS görüşmelerinin dışında tutulması ayrı bir sorun. İşyerindeki uygulamalar veya TİS hakkında bilgi almak için şubelere giden işçilerle şube yönetimleri karşı karşıya gelirken, sürecin dışında tutulan şube yöneticileri resmen kendilerine bağlanmayan Armutçuk ve Amasra Hema İşletmelerinde çalışan işçiler için karar almakta, girişimde bulunmakta etkisiz kalıyorlar.

Böyle bir süreçte GMİS Genel Merkezi önümüzdeki günlerde Hema Holding’in sahibi Mehmet Hattat ile görüşeceklerini, şu an yapılacak eylemin yasal olmayacağını belirtmekten öte geçmiyor. Oysa daha sözleşme sürerken işverenin servisleri kaldırması ve işçilere “başınızın çaresine bakın” demesi iyi niyet kurallarına aykırı. Kaldı ki; yazılı olmasa bile fiili uygulamada var olan işçi taşımacılığının kaldırılması (sözlü veya uygulamayla yürürlükte olan) sözleşmenin ihlali anlamına gelmez mi? 

GMİS yönetimi içinde bulunduğu durumu gözden geçirmek zorunda. Emeğe Saygı mitinginde ve 1 Mayıs’ta kürsüden söylediklerine sahip çıkıp, sınıf örgütü olduğunu göstermelidir. Bu haliyle Hema  ve TTK işyerlerinde sürdürdüğü sözleşmelerden başarıyla çıkması olası değildir.

 salim çalık

Bir de işin siyasi yanı var. Aralık 2011'deki eylemin bitirilmesi için çaba gösteren, işçilerin taleplerinin yerine getirilmesi için 2012 haziran ayına gün veren AKP Zonguldak Milletvekili Ercan Candan'ın 19.12.2011 tarihinde Hema Kandilli İşletmesi'nde (Kdz Ereğli) eylem sırasında işçilere hitaben yaptığı konuşmadan bir bölümünü içeren video aşağıda...


ilgili yazılar için;

7 Mayıs 2013 Salı

düzen























düzen

bu kapkaç
      yazı tura
bu
     ya batım ya çıkım
kumar
    piyango
bağlıyor insanları
derin ve ayılınmaz uykulara

                                Ağustos 1989
                                  salim çalık
erkene alınmış bir ölümün ertelenmiş şiiri (s.7)


17 Mart 2013 Pazar

ŞAŞIRACAK NE VAR



           Özelleştirmenin ilk tartışılmaya başlandığı yıllardan günümüze kadar emeği, üretim kültürünün önemini, devletin ekonomideki yerini koruması gerektiğini söyleyenlere “bakın; Sovyetler bile çöktü.Siz neyi savunuyorsunuz.” denerek karşı çıkıldı. Özelleştirmeye ve oluşturulmak istenen tüketim kültürüne karşı çıkanlar bir dönem ‘dinozor’ olarak tanımlandılar.

        ‘Serbest Piyasa Ekonomisi’ olarak sunulan ekonomi politikalarının, vahşi kapitalizmin kendisi olduğunu söyleyenlere “insanların özgürce istediği malı üretmesini, tüketmesini istemiyor musunuz?” diyerek yanıt verdiklerini sandılar.

      Emeğin korunması gerektiğini, üretimin artırılması için istihdam alanlarının açılması gerektiğini söyleyenlere “bütün dünyada devletler üretimden çekiliyor. Siz KİT’lerin arpalık ve devletin sırtında yük olarak kalmasını mı istiyorsunuz?” dediler...Bu yaklaşım öylesine tabulaştırıldı ki Meslek Yüksek Okulu’nda aynı görüşleri dile getirdiğimde hocalarımdan birisi “ne kadar geri kafalısın” demişti. Düşüncelerin özgürce ifade edilmesi gereken, özgür düşüncenin öğretildiği yüksek okullarda bile buna benzer eleştirilere tahammül edemez hale geldik.


SAHTE İLAÇ,SAHTE RAKI ve (SAHTE İNSAN)

        Şaşırıyorum. Bu şaşkınlığım sahte ilaç, sahte rakı haberlerine gösterilen tepkilere. Halbuki bu insanlar da özgürce üretip, satıyorlar. Alanlar özgürce tüketiyor. Serbest Piyasa’ nın gereği bu. Uluslararası büyük ilaç firmalarının ürettikleri ilaçları ilk önce geri kalmış ülkelere göndererek, bu ülke halklarını çaktırmadan denek olarak kullandıklarını birlikte okumadık mı? Birçok büyük kozmetik üreticisinin halen daha kanser etkisi yapan, sera gazı özelliği bulunan ürünlerle parfüm, sprey ürettiğini unuttuk mu? İşte birkaç tanesi: CK One, Eternity for men, Eternity for women, N5, Coty, Poison, Venderbilt, Sunset, XS Excess pour homme, Le Male, White musk gibi 36 ünlü parfüm...(1)

          Bunlara neden şaşırmıyoruz? Sahte ilacı, sahte rakıyı haber yapanlar bunları neden atlıyor? En önemlisi de bir insan nasıl olur da para kazanmak için diğer insanların yaşamıyla oynayabilir? Ben bu sorunun sorularak yanıtlanmasını beklerdim. Bu soruyu da soran çıkmadı. Bu üretim biçiminin nasıl olup da rahatça piyasaya açılabildiğini de soran yok. yoklar o kadar çok ki...

         Daha çok kar, daha çok para kazanmak bir dönem sonra, nasıl olursa olsun daha çok kazanmak olarak dönüşüme uğruyor. Çünkü insanların tüketime yönlendirilmesi için yapılanlara bakmak, üretimin nasıl gerçekleştirileceğinin ip uçlarını da veriyor. İnsanın ihtiyacı olup olmadığının önemi kalmıyor. Reklamlarla, tv ve gazetelerdeki haberlerle bir tüketim kültürü de oluşturuyorlar. İhtiyacı olmadığı halde tüketen insanların olduğu bir piyasada, hak etmediği halde ve yasadışı yollarla para kazanmak da sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü körüklenmiş tüketimini yapabilmesi için kazanabileceğinden, harcayabileceğinden fazlasına ihtiyacı var insanların. Buna sahte insan diyorum. Kendisi olamayan, kararlarını kendisi veremeyen, tüketim alışkanlıkları reklamlar, mankenler, magazin sayfaları tarafından kolayca belirlenebilen insan tipi.

HER ÖZGÜRLÜK SINIRLIDIR

            Gerçekte bu konu uzun araştırmalar ve ciddi eğitim politikalarıyla açığa çıkarılması gereken bir konu. Ancak insanların kolayca para kazanmalarının yüceltildiği ve kamusal güvenceden yoksun bırakıldığı her ekonomik model herşeyin sahtesini üretecektir. Bir not düşmekte yarar görüyorum. Nüfusuna göre oranlandığında cezaevlerinde en fazla tutuklu bulunan ülke ABD. En fazla suç işlenen ülke İzlanda. En çok idam cezası uygulayan ülkelerin başında ABD geliyor. En az suç işlenen ülkeler arasında batılı ülkeler yok denecek kadar az. Demek istediğim özgürlük tanımını insanın doğal yapısından soyutlayarak yaparsanız, üretim ve tüketim ilişkilerini, insani gereksinimlere göre belirleyip bu konuda kültür oluşturmazsanız işte size özgürlükler ülkesi örneği. En fazla suçlu bulunan ülke.     İnsan hiçbir davranışıyla ne kendisine ne de başkalarına zarar verme özgürlüğüne sahip değildir. Siyasi iktidarlardan, patronumuzdan, yerel yöneticilerimizden, komşularımızdan hakkımız olanı isterken hakkımızdan ve ihtiyacımızdan fazlasını istememeyi de öğrenmek ve öğretmek zorundayız. İzlediğiniz belgesellerde tok bir yırtıcı hayvanın avlandığını gördünüz mü? Söylemek istediğim: Doğallığını koruyan hiçbir canlı tüketim çılgınlığına yönelmiyor. Yaşadığı çevreyi tahrip etmiyor. Diğer canlılara zarar vermiyor. İnsan hariç.
            Sahi son yıllarda ekonomik içerikli suçlarda neden patlama yaşanıyor? Son dört yılda ülkemizde 22 cezaevi kurulmasına neden olan unsurlar nelerdir? Merak etmeyelim mi?
(1) Birgün Gazetesi 20.02.2005  Sf.20

2005/ salim çalık

15 Mart 2013 Cuma

TTK ve İSTİHDAM POLİTİKASI


(not: bu yazı 2005 yılında 3 bölüm olarak ereğli gündem gazetesinde yayımlanmıştır. bugün  aynı şeyleri tartışıyor olmamız kentimizin içinde bulunduğu durumu göstermesi açısından önemli, bir o kadar da üzücü...)

TTK ve İSTİHDAM POLİTİKASI 1

             Son günlerde TTK’ ya işçi alınacağı yönünde yoğun ve güçlü bir beklenti oluştu. Bölgemizdeki işsizler başta milletvekilleri olmak üzere birçok yetkilinin açıklamaları nedeniyle haklı olarak iş beklentisi içine girmişlerdir.

            TTK’ nın üretim işçisi açığı olduğunu başta kurum yöneticileri olmak üzere herkes bilmekte, zaman zaman bu yönde açıklamalar da yapmaktadır. Taşkömürünün uluslararası piyasalarda 130 dolara çık-ması da düşünüldüğünde bölgemizin ve ülkemizin taşkömürüne ihtiyacı doğrultusunda TTK’ ya üretim işçisi alınması kaçınılmaz olmuştur. Şimdi hükümete ve bölge milletvekillerine düşen; ekonomik olarak da gerekliliği ortaya çıkan işçi açıklarını gidermektir.

         Ülkemiz 10 milyon tondan fazla taşkömürü ithal etmektedir. İthalata harcanan dövizin kazanılması için harcanan emek ve ürün değeri göz önüne alınarak, bu para Zonguldak toprakları altında yatan 1,3 milyar ton taşkömürünün çıkarılması için yatırıma, Zonguldak’ta İşçi Bulma Kurumu’na kayıtlı 44 bin işsize iş olanağı yaratmak için istihdama aktarılmalıdır. Ekonomi politikası açısından da akılcı yol budur. Çünkü ekonomi yalnızca kar zarar mantığı ile yönetildiği zaman; ekonomi bilimi içinde yer alan, ekonomik faaliyetin sosyal faydayı gözetme anlayışı terk edilmiş olur.

         Taşkömürü gibi yan ürün alanları geniş olan bir alana alınacak 1 işçi ile enaz 10 kişiye istihdam yaratmak olanaklıdır. Taşkömürü politikası yalnızca yakımlık ya da enerji ihtiyacı üzerinden değil, ilaç ve kimya sanayisine kadar uzanan tüm alanları gözetilerek oluşturulmalıdır. Böylece coğrafi yapıdan kaynaklanan üretim zorluğu ve maliyeti bu alanlardan elde edilecek kar ile dengelenecek ve kömür üretimi maliyeti dengelenecektir.

           Asıl konumuz olan TTK’ nın (hatta diğer kamu kurumlarının) istihdam politikasının bugüne kadar olduğu gibi yanlışlıklar yapılmadan gerçekleştirilmesi herkesi beklentisidir.2000 yılında yapılan tombala (kura) yöntemi işe alımlarda torpili önlemek amacıyla daha öncekilere göre iyi gibi görülse de, yer yer olumsuz sonuçları da olmuştur. Kamu kurumlarında işe almanın temel ölçüsü gereksinim olmalıdır. Yapılacak işin zorluğuna uyum sağlayabilecek fiziki ve sağlık koşullarıyla birlikte ilk ölçü geçim sorunu yaşa-ma düzeyi olmalıdır. Devlet kurumları, belediye başkanları, muhtarlar ve gerek duyulan diğer yetkililerden alınacak HANE GELİR DURUMU ve HANE NÜFUSU göz önüne alınarak en yoksullardan başlayarak yapılacak bir işçi alımı hem adil, hem insani, hem de sosyal devlet ilkesine uygun olacaktır.

         Hane gelir durumu ve hane nüfusu ölçü alınarak yapılacak bir işçi alımına kasıtlı davranma alışkanlığı olmayan hiç kimsenin itirazının olmayacağı açıktır. Ayrıca siyasetçiler, kurum yetkilileri, etkili çevresi olanlar kendilerine yapılacak “beni işe aldır” biçimindeki baskılara daha az maruz kalacaklardır. Ayrıca bu yöntemin iyi anlatılması durumunda fazla da bir baskı oluşmayacaktır.

            Başvuruların çok yoğun olacağını 2000 yılındaki başvuru sayısının çok olmasından anlamak ve beklemek gerek. Bunun için de hane gelir durumu ve hane nüfusu ölçüsü Devlet İstatistik Enstitüsü’nün belirlediği asgari standarda göre belirlenmelidir. Belki yasal olarak böyle bir yöntemin olamayacağı söylenebilir. Ancak Zonguldak 10 yıldır çok zor ve inanılması güç sosyal travma yaşamaktadır. Geçmişteki işçi alımlarında en fazla ilkokul mezunu olma, Zonguldak köylerinde ikamet etme gibi özel koşullar arandığı bilinmektedir. Gerekiyorsa yasal düzenlemeler de yapılarak en yoksulların ilk önce iş sahibi yapılması bir devlet politikasına dönüştürülmelidir.

       Bir başka çözüm de geçmişte olduğu gibi gruplu (münavebeli) işçi çalıştırma yöntemine geri dönmek olabilir. 6 ay çalışıp 6 ay köyünde, beldesinde dinlenmesi, böylece alınacak işçi sayısının iki katına çıkması sağlanacaktır. İşe giren bir işçi (sosyal güvenceye) sigortaya kavuşacak, piyasanın üzerinde alacağı ücret sayesinde de (çünkü asgari ücretle ve sigortalı bir iş bulmak mucize) asgari ücretin üzerinde bir aylık gelire kavuşacaktır.

    Tüm yetkililerin Zonguldak’ta yaşananlardan yola çıkarak gelecekte neler yaşanabileceğini iyi görmeleri gerekmektedir. Bu konuda valiliğin 200 yılında ODTÜ’ye yaptırdığı çalışma yol gösterici olabilir düşüncesindeyim.Ülke sınırları içinde yaşayan yurttaşların örgütlenmiş biçimi olan devlet, tüm insanların mutluluğunu,geçimini,sosyal güvenliğini,eğitimini düşünmek zorundadır. Bunlar ancak sürekli ve güvenceli bir iş ile mümkündür. Zonguldak insanının da TTK ve Erdemir dışında güvenceli, sürekli bir işe sahip olma şansı bulunma-maktadır. Zonguldak insanını iki sektöre bağımlı bırakmakla, TTK’ya yatırım yapmayarak kömür üretimini düşürmekle devlet Zonguldak’ı göç veren bir kent olmaktan kurtaramaz. Göçle kurulmuş bir kenti yeniden göçe zorlamanın maliyeti alınacak işçilerin maliyetinden fazla olacaktır.

TTK ve İSTİHDAM  2

       Her geçen gün TTK’nın işçi açıkları artıyor. Artan işçi açıklarıyla birlikte kömür üretimi de düşüyor. (4,5 milyon tondan 1,9 milyon tona düştü kömür üretimi) Zonguldak’ta TTK’nın işçi açığının artması demek işsizliğin de artması demek. Bunu 20 yıldır uygulanan özelleştirme, kapatma ve daraltma politikalarının bir sonucu olarak hep birlikte görüyor ve yaşıyoruz.

      Daha önce de belirttiğim hane gelir durumu ve nüfusu belirlenerek işçi alınması önerime ek olarak, bölgemizde (ve tüm dünyada) en fazla ayrımcılığa uğramış olan Çingene vatandaşlarımızın işe alınmasında pozitif (olumlu) ayrımcılık yapılması zorunludur. İster özel olsun ister kamu olsun tüm kurumların insanlara eşitlikçi yaklaşım sergilediğinin göstergelerinden biri de Çingene vatandaşların iş sahibi olmasında aldıkları tutumdur.

          TTK’nın işçi açıklarının giderilmesinde bölgelerin ve köylerin nüfus yapıları mutlaka dikkate alınmalıdır. Kontenjanların nüfus yoğunluklarına göre belirlenmesi bir dengenin oluşmasını da sağlayıp bölgesel eşitsizlikleri önleyecektir.

          Bundan önceki işçi alımlarında Kandilli ve Gökçeler’den nüfus yoğunluklarına göre yeterince işçi alınmadığı herkesçe bilinmektedir. Bu nedenle bu iki beldemizdeki işsiz sayısı birçok köyümüzdeki işsiz sayısından daha fazladır. Bu beldelerimizin nüfusları her geçen gün azalmaktadır. Böyle sürerse belediye olan bu beldeler köye dönüşecektir.

VERİLEN SÖZLER

            Özellikle yerel seçimler sürecinde Yalnızca Kandilli için 500-700 kişi arasında işçi alınacağı sözü verildi. Bu sözleri verenler, iktidar partisinin il,ilçe başkanları ve milletvekilleriydi. Eğer bu sözler seçim almak için verilmiş tutulmayacak sözler ise, çıkıp açıklanmalıdır. Üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen işçi alınması konusunda adım atılmış değil. Fakat halen daha aynı sözler verilmeye devam ediyor.

            İktidarın dolayısıyla devletin güvenilirliği bu sözlerin tutulup tutulmamasıyla test edilecek. TTK’ nın işçi açığı gerçeği ile verilen sözler yanyana getirildiği zaman hemen yarın işçi alınması gerekiyor. “Hazırlıklar yapılmalı” , “Yeni alanlar yaratılmalı” gibi sözlerin bu andan sonra açıklayıcılığı yoktur. Çünkü verilen sözlerin üzerinden geçen zaman, bütün hazırlıkların yapılması için yeterlidir.

            İşçi alınmamasının bir tek açıklaması olabilir: Gerçekte TTK bitirilmek isteniyorsa işçi alınmaz. 5 Nisan Kararları ile hedeflenen, ancak işçilerin ve bölge insanının yoğun tepkisiyle zamana yayılan TTK’nın Karadon-Üzülmez merkezli bir yapıya kavuşturulması gibi bir niyet varsa işçi alınmaz. Böyle bir daralmanın yaşama geçirilebilmesi için 6-7 bin işçi kalıncaya dek işten atmaların (Re’sen emeklilik), işçilerin kendiliğinden emekli olmalarının sürmesi ve işçi alınmaması gerekiyor. 5 Nisan Kararları böyle bir taktiği önüne koymuştu. Termik santralı besleyecek kadar bir üretim yeterli görülmüştü.

       TTK’nın kömür üretmesi ve bölge insanının iş sahibi yapılması isteniyorsa işçi alınmasının acil bir durum olduğunu herkes görüyordur sanırım. Hane gelir durumu, hane nüfusu ve Çingeneleri gözeten bir işçi alımı  Zonguldak Halkı, ülke ekonomisi ve madenler için ertelenemez  bir durumdur.

KÖMÜR GEREKSİNİMİ

          Ülkemizin 10 milyon ton taşkömürü ithal ettiği gerçeği acıdır. Son 1 yıldır kömür fiyatlarının 130 dolar ve üzerine çıkmış olması hükümetin önlem almasını zorunlu kılmaktadır. Demir çelik sektörünün ihtiyacı olan 2,5 milyon ton kömür ihtiyacının dışa bağımlı duruma gelmesi tehlikelidir. Çin’in talep artışının bu hızla sürmesi durumunda kömür fiyatlarının daha da yükseleceği kesindir. Petrolde yaşanan artışın kömürde olmayacağını söylemek ve beklemek bilimsel bir davranış değildir.

         Yapılacak bir düzenlemeyle demir çelik sektörünün taşkömürü ihtiyacını iç pazardan karşılaması sağlanmalıdır. Bunun için de TTK’nın kömür üretimini 5 milyon ton ve üzerine çıkarması zorunludur. Coğrafi yapısı gereği Zonguldak madenlerinde kömür çıkarmak için insan gücü (emek yoğun çalışma) zorunludur. Almanya veya İngiltere’nin teknolojisini bizim ocaklarımızda kullanma olanağı yoktur. Bununla birlikte kömür çıkarma yöntemleri, çalışma koşulları, kömürün yan ürünlerine dönük alanların öne çıkarılmasıyla verimliliği artırmak ve sözde zararı düşürmek olanaklıdır.

        Ayrıca hammadde durumundaki maddelerin üretiminden elde edilen gelirin işlenmiş ara ve son ürünlerden daha düşük olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Dolayısıyla en akılcı yöntemlerden birisi de termik santralın TTK’ya devri olacaktır. Kömürü çıkaran kurum zarar ederken, çıkan kömürü elektriğe dönüştürüp satan kurum kar ediyorsa düşünmek gerekir. Santralın TTK’ya devri ile elektrikten sağlanan kar TTK’nın zararının azalmasını sağlayacaktır. Dünyadaki örnekleri de böyledir. 
TTK ve İSTİHDAM  3

       Bu konuda daha önce yazdığım iki yazıda, hane nüfusu ve gelir durumuna göre en yoksuldan başlayarak işçi alınması gerektiğini belirtmiştim. Bir de Çingene yurttaşlara öncelik verilmesi yönünde pozitif (olumlu) ayrımcılık yapılmasının bugüne kadarki dışlayıcı yaklaşımın telafisi için zorunlu olduğunu yazmıştım.

      Katılır veya katılmazsınız. Ancak ekonomik faaliyetin üretim, pazarlama, yatırım gibi temel gereklilikleri arasında "sosyal fayda" nın da olduğunu unutmamak ve/veya anımsamak gerekiyor. Çünkü herkesin ülke kaynaklarından emeği ve bilgisi ölçüsünde yararlanma hakkını vermek ve tanımak gerekiyor. Nasıl ki işsizlik kişilerin kendi seçimi değilse ve uygulanan ekonomik politikalar en önemli etken olarak belirleyici oluyorsa; iktidarlar bu gerçek doğrultusunda "en mağdur" olanları  koruyucu uygulamalara gitmek  zorunda.

      TTK' ya işçi alımının bir de teknik yanı var. Bilindiği gibi madencilik ağır bir iş kolu. Üretimin yapıldığı (-400 , -600 metre) yerin altındaki ısı, basınç, hava (solunum) durumu yer üstüne benzemiyor. Bunlara çalışma koşullarının ağırlığı da eklenince herkesin madencilik yapamayacağı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

       Bundan önceki işçi alımlarından sonra yaşanan sanat değişikliği, raporlu olarak yer üstüne çıkma, yan (daha kolay) servislere geçme gibi olumsuzluklar unutulmamalıdır. (Bu arada hemen belirtmeliyim ki, bu olumsuzluklar TTK -KİT- düşmanlarının propagandasını yaptığı ölçülerde olmadı hiçbir zaman. Çünkü birçok sanatın kadro açığı giderilmediği için zorunlu yer değişiklikleri yapıldı...yapılıyor. Birileri de bunu kullanarak TTK -KİT- düşmanlığı yapıyor.)

YÖNTEM ÜZERİNE

            TTK' ya yapılacak işçi alımında; (en yoksullar belirlendikten sonra)  sağlık muayeneleri ocak içi koşullara göre yapılmalıdır. Geçen dönemden örnekleri var; epilepsi (sara), şizofreni, gece körlüğü, tansiyon sorunu... olanlar işe alındı. Bir kısmı daha sonra doktor raporuyla yer üstüne çıktı. Elbette bu tür rahatsızlıkları olanlar da işe alınmalı. Ancak madenci olarak değil...

            Öyleyse 400-600 metre yer altının basınç, ısı, hava (solunum), hatta çalışma koşulları yer üstünde oluşturulmalı; işe alınacaklar burada belirli bir süre tutulduktan sonra nabzı, tansiyonu, psikolojisi gibi doktorların belirleyeceği ölçütlere göre gözlenmeli ve sağlık  durumu uygun olanlar seçilmelidir. Gerekiyorsa İş Yasası'ndaki deneme süresine ilişkin uygulama yaşama geçirilmelidir. 2 aylık çalışma sonrası verimli olamayanlar işe alınmayarak, yerlerine yedektekiler çağrılmalıdır.

            Madenciler arasında da espri konusu olan; kendisi 50 kg. gelen bir adamı işe alıp 10 tane direk taşıtamaz, 3 tane tonluk araba dayandıramazsanız işi yürütemezsiniz. Bir de işe aldığınız adamın sağlığı uygun değilse hiç verim alamazsınız.

            Yani; işe işçi almış olmak için değil, işyerinde verimli olabilecek işçi almak için yola çıkılırsa kurum-lar ve ülke ekonomisi kazanır. Bu yöntem torpilin, rüşvetin, dedikodunun en aza inmesini sağlayacaktır. Ve herkes rahat hareket edecektir.

Kurum Yöneticilerinin, Sosyal Hizmet uzmanlarının, Yerel Yönetim temsilcilerinin, Sendikanın,  İşçi Bulma Kurumu yetkililerinin ve Meslek Odalarının oluşturacağı bir komisyon işçi alımları konusunda görevlendirilmeli, siyasetçilerin müdahale etmemeleri sağlanmalıdır.

            Bunların dışındaki her uygulama ve tutum şaibeli olarak algılanacaktır. Kurumun ve yerel siyasetin rahatlaması için böyle bir yaklaşım gereklidir. 

İŞÇİ AÇIĞI BÜYÜYOR

            İşçi açığı her geçen gün büyüyor. Gününü dolduran emekli oluyor. TTK' da işçi açığı üretimin düşmesi anlamına gelmektedir. Bir zamanlar 4,5-5 milyon ton olan üretim 1,9 milyon tona düştü. Herkes bunu görmek zorunda. İşçi açığı demek 130 dolar ve üzerinde fiyatlarla kömür ithalatı demek. Zonguldak' ın altında çıkarılmayı bekleyen 1,3 milyar ton kömür hem ilimizi hem de ülkemizi rahatlatacaktır. Yani sorunun ekonomik yanı gözardı edilemeyecek noktalara gelmiştir.

            Yılda 10 milyon ton taşkömürü ithalatı üzerinde siyaset yapılamayacak kadar önemli bir durum olarak karşımızda durmaktadır. İthalata verdiğimiz döviz ve kullanmadığımız yer altı kaynaklarımız bizim daha nesnel ve toplumsal çıkarları gözeterek düşünmemiz gerektiğinin kanıtıdır.

salim çalık



9 Mart 2013 Cumartesi

Armutçuk Grizusu’nun 30.Yılında İş Kazaları ve Güvenliği




07 mart 1983 yılında TTK Armutçuk Müessesesi’nde 103 kişinin ölümüyle sonuçlanan grizunun yıldönümünde iş kazaları (cinayetleri) ile iş güvenliği ve işçi sağlığı tartışıldı.
Kandilli Dayanışma Evi Derneği’nin düzenlediği Genel Maden İş (GMİS) Armutçuk Şubesi’nin destek verdiği ve TTK Armutçuk Müessesesi misafirhanesinde düzenlenen söyleşiye konuşmacı olarak İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi’nden İbrahim Sarıkaya ve                      Avukat Ceren Uysal katıldı.
            Avrupa’da taşkömürü üretiminin düşmesine paralel olarak başta Çin olmak üzere bazı ülkelerde kömür üretiminin yükseldiği; Türkiye’de ise TTK’nın kömür üretiminin düşmesine rağmen kömür üretimi ve tüketiminin yükseldiği, Türkiye’nin Avrupa’nın Çin’i yapılmak istendiğinin vurgulandığı söyleşide;

            Dünyada kömür madenciliğinin dünü ve bugününe ilişkin bilgiler veren İbrahim Sarıkaya; çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, özelleştirmeler gibi sermaye lehine yapılan düzenleme ve politikalarla TTK’nın kömür üretimi düşürülürken özel sektörün kömür üretiminin artırıldığını, bu süreçte Türkiye’nin kömür tüketiminin de arttığına dikkat çekti. Dünyada en büyük kömür üreticisi ve tüketicisi olan Çin’de madenlerdeki iş kazaları ve ölümlerinin sayısının bilinmediğini, ülkemizin Avrupa’nın Çin’i yapılmak istendiğini anlatan Sarıkaya; 1960’lı 70’li yıllarla kıyaslandığında 1990’ların sonundan itibaren 100 bin ton kömür üretimine karşılık olarak ölümlü kazalarda 3 kat artış olduğu, bunun da devletin kömür üretiminden çekilerek rödovans, işletme hakkı devri ve kaçak ocaklara göz yumulmasının sonucu olduğuna vurgu yaptı.  
 
            Avukat Ceren Uysal ise; iş kazası yerine iş cinayeti demenin daha doğru olacağını belirterek; son yasal düzenlemelerle az da olsa işçilerin kullanabileceği bazı alanlar olduğunu, iş güvenliği ve işçi sağlığı açısından risk bulunan durumlarda işçilerin çalışmama haklarının olduğunu vurguladı. Bu hakkın kullanılmaması durumunda herhangi bir kaza sonrası işverenlerin; “İşçi bile bile çalışmaya devam etmiş. Bizi de bilgilendirmedi” diyerek tüm sorumluluğu işçilerin sırtına yıkabileceklerini, bu durumun gözden kaçırılmaması gerektiğini belirtti. İşçilerin hukuki metinlerden önce, yaşama ve çalışma haklarına sahip çıkmaları gerektiğini, meşruluğun temel hakların korunması ve geliştirilmesi üzerinden aranıp bunun için örgütlü davranılmasının gerekli olduğunu çeşitli örneklerle açıkladı. Uysal; maden işkolu dışında hiçbir sektörde şehitlik kavramı bulunmadığını, şehitlik kavramıyla insanların madenlerde ölme nedenlerinin ve sorgulamasının önüne geçildiğini; yaşama hakkı ve sorumluların cezalandırılabilmesi için buna karşı çıkmak gerektiğini, emeklilik sonrası meslek hastalığı sonucu ölümlerin de izlenmesi gerektiğini söyledi.
 
            GMİS Şube Başkanı İsa Mutlu katılımcılara teşekkür ederek başladığı konuşmasında; sermayenin her geçen gün yeni bir saldırısıyla karşılaştıklarını, yeni sendikalar kanunu ile 30 kişiden az çalışanın bulunduğu işyerlerinde sendikal üyeliğinin engellendiğini bu yolla da 5 milyona yakın kişinin örgütlenme haklarının ellerinden alındığını, kıdem tazminatının ortadan kaldırılmak istendiğini belirttiği konuşmasında; özel istihdam büroları, esnek çalışma, taşeronlaştırma gibi uygulamalarla bir yandan sendikal örgütlenmeler engellenirken bir yandan da iş kazaları ve meslek hastalıklarına zemin hazırlandığını anlattı. Mutlu; “1970’li yıllarda yalnızca Türk İş’in 2 milyonu aşkın üyesi varken, bugün üç konfederasyonun toplam üyesinin 700 binin altına düştüğünü belirtti.
 
Kandilli Dayanışma Evi Derneği yönetim kurulu üyesi Salim Çalık; 1983 yılında 103 maden işçisinin yaşamına mal olan Armutçuk Grizusu sırasında bölgede görev yapan 2 doktor zor bulunmuştu. Herkes doktor arıyordu. 30 yılın sonunda hem TTK Armutçuk Müessesesi’nde işyeri hekimi, hem de saat 16:00’dan sonra belde de doktor bulunmadığını, yıllardır gelir vergisi, sigorta primi ödemiş olan işçilerin ve bugün Hema Kandilli İşletmesi ve TTK Armutçuk Müessesesi’nde çalışan 2000’i aşkın madenciye 1 doktorun çok görüldüğünü anımsattı. Yeni iş cinayetlerinin önlenmesi için başta sendikalar olmak üzere tüm kurum ve kişilerin aşağıdan yukarı zorlanması gerektiğini belirten Çalık; yürürlükteki mevzuatın bile uygulanmadığı koşullarda üretimden, işçi maliyetlerinden söz etmenin doğru olmadığını, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen insanların bulunduğu işyerinde işçilerin canlarının hangi hesaba sığacağının sorulması gerektiğini söyledi.

1)      Tartışmalar bölümünde ise; işyerlerindeki iş güvenliği birimlerinde çalışan elemanların maaşını aldığı işverene karşı yaptırım uygulayamayacakları, aksi durumda işten atılacakları, görevden alınacakları; bu nedenle tüm iş güvenliği elemanlarının Çalışma Bakanlığı’na bağlı ve bakana karşı sorumlu olmaları, ücretlerinin görev yaptıkları işveren tarafından bakanlık hesabına yatırılması gerektiği;

2)      Bakanlık, Bölge Çalışma Müdürlüğü ve kurum içi denetimleri sırasında; işçi ve memur sendikalarından birer kişinin, meslek odası temsilcisinin, denetlenen işyerinin türüne göre bir tabip odası temsilcisinin de içinde yer alacağı bir komisyonun tam yetkili olarak denetimlere katılması gerektiği;

3)      İşyeri ve iş kolu ayrımlarının bir kenara bırakılarak işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri başta olmak üzere emeğin meşru haklarının savunulması için ortak mücadele zeminlerinin oluşturulması gerektiği;

4)      Var olan yasal hakların sonuna kadar kullanılmasının yanında, yaşama ve çalışma hakkının her şeyin üzerinde olduğundan hareketle, sermayenin kuralsızlığı karşısında emekçilerin başta yaşama ve çalışma hakkı olmak üzere kendilerine yönelik her türlü saldırıyı emekten yana bakış açısıyla değerlendirmeleri gerektiği; konularında ortak görüş oluşturuldu.

mart 2013 / salim çalık

8 Ocak 2013 Salı

MADEN OCAKLARINDAKİ KAZALARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



Türkiye Taşkömürü Kurumu’na bağlı Kozlu Müessesesi’nde meydana gelen metan degajı (ani metan basıncı ve buna bağlı göçük, zehirlenme) sonrası 8 maden işçisi yaşamını yitirdi. Bu satırların yazıldığı sıralarda metan degajının olduğu alanda ulaşılamayan işçilerin bulunduğu ve ölü sayısının artabileceği belirtiliyordu.

Maden ocaklarındaki kazalarda iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleriyle birlikte, madenlerdeki özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarının etkileri de dikkate alınmak zorunda. Kamuya ait ocaklardaki kazalarda ölüm oranları fazla gibi görünse de; çalışan işçi sayısı, üretim miktarı gibi unsurlar dikkate alındığında özel ocaklardaki kaza oranlarının çok yüksek olduğu görülecektir. Fakat neresinden bakarsak bakalım madenlerdeki kaza oranında Avrupa 1.si, dünya 3.sü olduğumuz gerçeği orta yerde duruyor.

Son yıllarda yaşanan grizu ve göçüklere bağlı kazalar kaza olmaktan çıkıp cinayete dönüşmüş durumda. Madencilik deneyimi ve birikimi olmayan şirketlere verilen galeri açma ve işletmecilik işleri, yeterli ve yerinde yapılmayan denetimler, ilgili bakanlıkların ilgisizliği, toplumun duyarsızlığı, sendikaların eylemsizliği ve suskunluğu bu cinayetlerin kanıksandığını da gösteriyor.

DENETİMSİZLİK ve KADERCİLİK
Çalışma Bakanlığı görünürde ocakları denetliyor. Fakat bu denetimler sonrasında bile büyük çaplı grizu ve göçüklerin (Balıkesir- Dursunbeyli, Bursa- Mustafa Kemal Paşa) yaşandığı gerçeği  şirketlerin korunduğu, işçilerin kar hırsına ve  üretimin artırılmasına kurban edildiğini kanıtlıyor adeta.

17 mayıs 2010 tarihinde TTK’ya bağlı Karadon Müessesesi’nde taşeron şirketin galeri açma işini yaptığı ocakta meydana gelen patlama sonrası başbakanın “mesleğin doğasında var” diyerek madencilerin ölümünü kadere bağlaması, çalışma bakanının “güzel öldüler” diyerek adeta dalga geçmesi denetimsizliği ve kaderciliği veciz biçimde dile getirmiş oldular.
Sendikaların ve meslek örgütlerinin bu kazalar sonrası açılan davalarda müdahil olmamaları ise üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konu belki de…

Kağıt üzerinde tüm işletmelerde iş güvenliği birimleri var. Fakat birçok maden işletmesinde grizu ve büyük çaplı göçüklere müdahale edebilecek tahlisiye birimleri yok. (Bu nedenle özel ocaklardaki grizu ve göçüklere müdahale için öncelikle TTK birimleri gönderiliyor.)

İşletmelerdeki iş güvenliği mühendis ve personeli o işletmenin çalışanı. Dolayısıyla maaşını, ek ödemelerini, terfisini vb. yapan işverenin iş güvenliği önlemleri başta olmak üzere, eksikliklerini, araç gereç gereksinimini, tehlike anında işin durdurulup ocağın boşaltılmasını sağlaması oldukça zor.

ÖNERİLER
Tüm işletmelerdeki iş güvenliğinden sorumlu müdür, başmühendis ve mühendisler görev yaptıkları işletmenin değil Çalışma Bakanlığı’nın kadrosunda olmalıdır. Böylece işten atılma, sosyal haklar, terfi gibi endişelerden uzak ve doğrudan bakanlığa karşı sorumlu olacağından gerekli önlemlerin alınması için müdahalede bulunabilecektir. (Bu personellerin maaşları çalıştıkları firma tarafından Çalışma Bakanlığı’nın hesabına yatırılabilir.)

Bakanlık bünyesinde işyeri denetimleri için kurulacak birimlerde; ilgili işyerindeki işçi ve kamu sendikalarının, meslek örgütlerinin temsilcilerinin bulunması sağlanmalıdır.

Özel ocaklar başta olmak üzere belirlenen eksiklikler grizu ve göçüğe neden olabilecek durumdaysa üretim durdurulmalı, bu eksikliklerin giderilmemesi durumunda maden işletmesi kamulaştırılarak çalışan işçilerin işsiz kalması önlenmelidir.

Kamuya ait ocaklar da dahil, taşeronlaştırmadan vazgeçilmelidir. Aynı işyerinde birden fazla şirketin bulunması iş uyumunu ve ana işverenin denetimini engellemektedir.

Taşeronların çalıştığı ve neden oldukları kazalar sonrası ortaya çıkan tüm maddi ve manevi kayıplar, ocakta meydana hasar ve iş kayıplarının bedeli taşerondan tahsil edilmelidir.

Grizu ve göçükler başta olmak üzere iş kazaları sonrası görülen mahkemelerde işçi ve kamu sendikaları müdahil olmalıdır.

Sendikalar imzaladıkları toplu iş sözleşmelerinde iş güvenliğini düzenleyen maddelere sendika ve meslek örgütlerinin etkisini (hatta yetkisini) artıran hükümler için tüm güçlerini kullanmalılar.

Tüm maden işletmelerinde tahlisiye istasyonlarının kurulması zorunlu duruma getirilmeli, küçük ölçekli oldukları için tahlisiye istasyonu kurmaktan kaçınan fakat birbirine yakın ocakların ise ortaklaşa olarak tahlisiye istasyonları kurmaları Çalışma Bakanlığı tarafından düzenlenmelidir.

salim çalık / 8 ocak 2013


7 Ocak 2013 Pazartesi

ZONGULDAK ANKARA YÜRÜYÜŞÜNÜ ve İLK GREVİNİ YAPAN MADEN İŞÇİLERİNE

       
                       I

bildim bileli maden işçisi
emekliliğe doyamadı
altmışına eremedi
nedeni belli
kurtuluşu uzak
nedeni belli
kurtuluşu yakın
inançla
__istekle
____yürekten
______elele
yakın bütün gemileri
bu/ haklı onurlu bir akın
alevler yükseliyor yüreklerden
dalga dalga baretlerde zonguldak
güzel ve mutlu günlerin gelmesi yakın

                 II
(YÜRÜYÜŞ SONRASI)

madeni kara
insanların yazgısı madeninden kara
mutluluk ararken alnının akıyla
yüzlerce yüreğin önünde ve altında
günola kan
harmanola can vermiştir
nedeni belli
kurtuluşu
inançta
umutta
yangınlı yüreklerde
ışığımız baretimizdeki fenerde
yakın bütün gemileri
güzel
mutlu günlerin gelmesi yakın

                                  Armutçuk  Temmuz 91

salim çalık
GÜLMEKLE AĞLAMAK ARASI (sf.33-34)

4 Aralık 2012 Salı

KALK AYAĞA



hey sen
kalk ayağa
şahlanan bedeninle
yollar kaysın
ayağının altından
yol versin bulutlar türkülerine
gözlerinin güneşsi aydınlığından
bir tohum filizlensin

hey sen
_____kalk
________ayağa
 salim çalık
GÜLMEKLE AĞLAMAK ARASI (sf.39)

15 Ağustos 2008 Cuma

LANETLİYORUM

adına ne dersek diyelim; kapitalizm, serbest piyasa, küreselleşme, liberalizasyon vb. ekonominin sermaye
(veya sermaye lehine devlet) tarafından yönlendirildiği koşullarda yoksulluk, açlık, kültürel-siyasal yozlaşma kaçınılmazdır.
kaldı ki; bugünkü ekonomik işleyişi öven ve savunanlar sermaye tarafından övülseler ve yüceltilseler bile emekçiler ve
yoksullar tarafından lanetlenmelidir. LANETLİYORUM!!!

ekonominin demokratikleştirilmesi, rekabet, verimlilik, istihdam artışı gibi gerekçelerle özel mülkiyeti, özelleştirmeyi
savunup, zöylenenlerin gerçekleşmediğini göre göre konuşmaya devam edenler, kamu mallarının satılması için olmadık
yalanlar üretip bilgiyi kirletenleri, batan özel şirketlerin devlet tarafından kurtarılmasına sessiz kalanları, bunu "özel girişimin
korunması" olarak sunup işsizlik, düşük ücret, güvencesizlik mağduru milyarlarca insanın yaşamına, yaşadığı insanlık dışı
koşullara sessiz kalanlar, izleyici olanlar lanetlenmelidir. LANETLİYORUM!!!

toplumlara işsizlik ve enflasyon olarak yansıyan kapitalizmin ağır yükü karşısında yoksulların işlediği "ekonomik suçların"
hapisle, sermayenin işlediği suçların parayla cezalandırılması, devletin sermayedarı ve fabrikaları korumaktaki ŞİDDETLİ isteğine
karşılık mülksüzleri ve işsizleri kendi yalnızlıklarına terk etmekteki ikiyüzlülüğü karşısında bu düzeni savunanlar lanetlenmelidir.
LANETLİYORUM.!!!

salim çalık

"BİR İKTİSATÇI ZENGİNLERCE ÇOK ALKIŞLANIYORSA, TETİKTE DURUN" J.K.GALBRAITH

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Görkemli Bir Geçmişten Yıkıma 1

Armutçuk, ekonomik büyüklüğü,ülkeye kattığı katmadeğeri ve geçmişte yaşadığı hızlı, kozmopolit nüfus artışına rağmen resmi kayıtlarda adı geçmeyen bir kenttir.Daha doğrusu Armutçuk Kömür İşletmesi (AKİ) adı dışında bir yerleşim yeri olarak Armutçuk adına rastlanmamaktadır.

Bunun nedeni Armutçuk’un kömür üretimiyle gerçekleşen göçlerle kurulup,nüfus kayıtlarının ve yerleşim biriminin Armutçuk’tan önce kurulu bulunan Keşkek ve Gökçeler (Neyren) köyleri esas alınarak oluşturulmasıdır.

Kömür üretiminin ilk olarak nerede başladığına ilişkin kesin bir bilgi olmamakla birlikte üretimin kolay olması(artı kotlar),deniz taşımacılığına elverişlilik,kurulu tesislerin eskiliği,ilk maden kazalarına ilişkin kayıtlar(1913 Çamlı grizusu)bugün Armutçuk olarak adlandırdığımız kentin Çamlı ve Kandilli den doğru kurulduğunu ,üretim bölgelerinin değişimine paralel olarak yer değiştirdiğini 1960 sonrası bugünkü üretim noktasında yoğunlaşılmasıyla birlikte Armutçuk’un da kent görünümü kazanmaya başladığını görüyoruz.

1960 yılına kadar olan yerleşim madenlerde çalışmaya gelen işçilerin kuyu (ocak) başlarında yapılan barakalarda barındırılmasıyla gerçekleşmiş,dönemin enerji politikaları,kömür üretimine verilen önem yoğun işçi alımını beraberinde getirmiş, ilk işçiler köylerindeki akrabalarını,tanıdıklarını da çağırarak nüfusun artmasını sağlamışlardır.

Armutçuk’un ilk yerleşimcilerinin de anlattıkları yukarıda söylediklerimizi doğrulamaktadır. Çamlı ve Kandilli ve Kızılsu mahallelerinden sonra kurulan Yayla, Geyikbeli, Şehitlik ve Merkez mahallerinin kuruluş sürecini yaşayanlar (özellikle sivil evlerin yapımında) AKİ (Armutçuk Kömür İşletmesi’nden elektrik alabilmek için aranan 30 konut ve üzeri koşulunu gerçekleştirebilmek için ahırları bile konut olarak göstermişlerdir.
YERLEŞİM (KENTLEŞME)
Armutçuk’ta ilk yerleşim AKİ (EKİ-TTK)nın yaptığı lojmanlarla başlanmıştır.Yayla ve Uzunmehmet (Merkez) mahalleleri kurulmuş,ardından sivil evler yapılmaya başlamıştır.AKİ lojmanları Geyikbeli mahallesindeki Helvacı Gölü çevresinde kurulan kırmızı tuğla ocağı ve Kandilli sahilindeki kireç taşlarının işlendiği kireç ocağında üretilen tuğla ve kireçle yapılmıştır. İlk yapıların çoğunda çimento kullanılmamıştır.Nedeni olanaksızlıklar olabilir. {Helvacı Gölü ardını bir iddiadan almaktadır. Gölü karşıdan karşıya geçeceğini iddia eden bir kişiyle geçemeyeceğini iddia edenler helva karşılığında iddialaşırlar.Ancak adam boğulur.Gölün adı Helvacı Gölü olarak kalır.Bu göl bugünkü Geyikbeli ile Şehitlik (mezarlık tarafı)arasında kalmakta olup 1981yada 1982 de EKİ tarafından kurutulmuştur.}

AKİ lojmanları bekar ve aile tipi olarak yapılmış,evlerin ölçüleri,birbirine olan uzaklıkları, bahçeleri-su-elektrik-kanalizasyon şebekelerinin halen kullanılıyor olması gibi özellikleriyle örnek bir imar planına sahiptir.Kömür üretimine verilen önem,sosyal devlet anlayışının egemen olması gibi nedenlerle AKİ {EKİ} kurduğu her mahallenin ihtiyaçlarını karşılayacak sosyal -kültürel altyapıyı oluşturmuştur.

EĞİTİM
1983 yılına kadar iki ilkokulu, bir ortaokulu,bir lisesi bulunan Armutçuk eğitim öğrenim niteliği açısından Zonguldak ve ülkemiz açısından önemli bir deneyimdir. Armutçuk’taki bu okullar EKİ’nin okulları olup öğretmenleri EKİ’nin kadrolu memurlarıdır. Tüm ihtiyaçları EKİ tarafından karşılanan bu okulların eğitim kalitesini anlatmak için sınavla öğrenci alan Endüstri Meslek Lise’nin Armutçuk çıkışlı öğrencileri sınavsız aldığını belirtmek yeter sanırım.EKİ ya da sosyal devlet öğrenime öylesine önem vermiş ki ,bugün tartışılan taşımalı eğitimi 1970’li yıllarda aksatmaksızın gerçekleştirmiştir.

{Bu arada belirtmek gerekir ki taşımalı eğitim çocukların en azından üçüncü sınıfı kadar doğup büyüdükleri yerde öğrenim gördükten sonra başlamılıdır.Yabancı ve kendini güvende, rahat hissetmeyen öğrencinin öğrenme düzeyi düşük kalabiliyor.}
Gökçeler,Pazaryeri,Kandilli,Çamlı,Bayat gibi yerleşim yerlerinden öğrencileri Armutçuk’a taşımış Armutçuk’ta okumayan öğrencileri de Ereğli’ye taşımıştır. Aylık ünite dergilerinin getirildiği, labarotuvar malzemelerinden , harita ve iş teknik malzemelerine kadar her türlü araç-gerecinin bulunduğu bu Okullar 1983 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmiş,o dönemlerdeki eğitim ve öğrenim kalitesine bir daha ulaşılamamıştır.

ERDEMİR’İN HER TÜRLÜ ÖZELLEŞTİRİLMESİNE HAYIR

Not:Bu yazı 2005 yılında kdz Ereğli Gündem Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Abi Ne Olacak Halimiz?

Eve gidiyordum. Tanıdığım gençlerden biriyle karşılaştım. Konuşmak istediğini söyleyerek kahvehaneye çağırdı. Daha sonra bir-iki derken yedi kişi oldular. Hepsi işsiz. İçlerinde askerliğini yapmış olanlar var. Lise sonda okuyanlar, üniversite sınavına girecek olanlar var.

Ortak kaygıları işsizlik ve yoksulluk. Bazıları kısa süreli işlerde çalışarak harçlıklarını çıkarmış olmanın günlük hazzını yaşıyorlar. Ancak sigortalı bir işe girememiş olmanın yarattığı gelecek kaygısı da, çıkacak bir iş olanağını kaçırmamanın telaşı da seziliyor konuşma aralarında.
Yaklaşık 3,5 saat süren keyifli ancak hüzünlü bir konuşma sonrası hem üzüldüm,hem sevindim.

ÜZÜLDÜM
Üzüldüm. Çünkü, toplum içinde varolmak ve ayakları üzerinde durabilmek için çırpındıkça umutsuzluğa kapıldıklarını gözlemledim. Israrla: “Nolacak abi bizim halimiz” sorusunu ve geçmişten bugüne kendilerine verilen iş sözlerini anımsatıyorlar. Üzüldüm. Çünkü, boşa çıkarılmış umutların ve köreltilen güvenin izlerini gördüm konuşmalarında.

Alacaağzı’nın üretime geçeceği anı bekliyorlar. Böylece ocağa (işe) girme olanağı bularak yarınlarını kurtaracaklarını düşünüyorlar. 700-800 YTL. arası bir aylık ücret, düzenli olarak ödenecek sigorta primi yetiyor onlara.

TTK’da çalışıyor olmam nedeniyle; “Alacaağzı ne zaman başlar abi?” sorusuyla neredeyse her gün karşılaşıyorum. Bu sohbet sırasında da soruldu.
Üzüldüm. Çünkü, sigara, çay-kahve paralarını bile ailelerinden istemek zorunda kalmalarının ezikliğini duyabiliyorum. Canı çok sıkılıp da paylaşmak isteyenler bunu da anlatıyorlar zaten. Belki yardımcı olabileceğimi düşünüyorlar. Belki de yalnızca rahatlamak için anlatıyorlar. Üzüldüm. Birşey yapamıyor olmanın ezikliğini duyumsadım içten içe.

SEVİNDİM
Sevindim, Çünkü, kendilerini en çok etkileyen ve ilgilendiren işsizlik sorunuyla birlikte ülke sorunlarına da duyarlılar.

Ermeni sorunu, Kıbrıs, AB gibi uluslararası sorunların yanında Apo’nun yeniden yargılanması, gelir dağılımındaki adaletsizlik, Erdemir’in özelleştirilmesi gibi ulusal sorunlara da duyarlılar. Ulusal ve bölgesel gündemlere uzak değiller.

Ancak, uluslararası sorunlar dahil olayları Kurtlar Vadisi dizisinde izledikleriyle paralellikler kurarak açıklamaya çalışmak gibi kolaycı eğilimleri var. Elbette etkileşimler de yaşanıyor. (Fakat söz konusu dizide devlet dışında herkes görülüyor. Bu noktada yaşanan etkileşimlerle liselerde konseyler kuruluyor. Baronların elleri öpülüyor. Bunları gazete haberlerinden izliyoruz zaten.) Gerçi bizim gençlerin konsey ve baronları yok.

Sohbet sırasında gördüğüm ve beni en çok sevindiren olay: Gençlerin açık sözlü ve dürüst olmalarıydı. Yaklaşık 3,5 saat. Sıkılmadan, bıkmadan aramıza duvarlar örmeden hoş bir sohbet. Ve düşündüm. Bu ülkeyi yönetenler bu gençler kadar düşünüyorlar mı, “Bizim halimiz ne olacak abi?” sorusunun yanıtını. Sanmam. Oysa çalışmaya hazır, pırıl pırıl bir gençlik tüm iyimserliğini koruyarak aş-iş ve sigorta umuduyla bekliyor.

“Devlet iş kapısı olmaktan çıkmıştır” sözü bile onların devletten beklentilerini yok etmiyor. “Devlet bize iş bulmayacak, iş alanları yaratmayacaksa vatandaşlıktan da atsın.” diyor biri. Bol bol çay ve sigara...Bakıyorum bur rahatsızlık, bir sıkılma duymaksızın saat 23:30’a kadar konuşmuşuz.

Gördüğüm en önemli şey; karşılıklı olarak birbirimize değer verdiğimizi duyumsadıkça daha içtenlikli bir hava oluşuyor. Ve bizim bu tür sohbetlere ne denli gereksinim duyduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyorum eve giderken.

Ve işsizlik psikolojisinin gençler üzerinde yarattığı düşünsel yıkımı görmenin, elimden birşey gelmeyişinin ezikliği içerisinde varıyorum eve. Söze dönüştürebildikleri çaresizliklerini ve sıkıntılarını paylaşabiliyorum ancak. Ya söze dönüşmeyen ve yüreklerini kemirenler...

Yollarımız başlıklı yazım sonrası duyarlılık göstererek girişimlerde bulunan Kaymakamımız Sayın Aziz İNCİ’ye teşekkür ederim. Sıra diğer ilgililerde.

Özel Ocaklar Ne Kadar Uzak?

TTK’daki özelleştirme uygulamaları sonrası TTK’nın üretim yapmadığı sahaların işletme hakkı özel sektöre devredildi. TTK’daki işçi sayısının azlığı, gerekli yatırımların yapılamayışı gibi gerekçeler bu özelleştirmelere karşı çıkışı zorlaştırdı.


Zonguldak bölgesinde bu biçimde özel sektöre devredilen çok sayıda saha var. Bu özelleştirme süreci istihdam yaratılacak, ülkemizin yer altı zenginliği enerjiye dönüşecek denerek kamuoyu yaratıldı. İşsiz gençler ve aileleri buraların kendilerine iş kapısı olacağını düşünerek sevindi. Yalnızca Hema Kandilli İşletmesi’ne işe girmek için başvuranların sayıları 5.000’e yaklaşmıştı.


Sonuçta Kandilli ve Zonguldak genelinde sayıları binlerle ifade edilen özel sektör maden işçileri kitlesi oluştu. Sorun da burada başladı. Üç gündür eylemde olan Hema Kandilli işçileri;
460-510 YTL. olan ücretlerinin yerüstünde en az 600 YTL., yeraltında ise işin ağırlığına göre 900 YTL. üst sınır olmak üzere ücretlerinin iyileştirilmesini,

İş kazası sonucu ölen 2 arkadaşlarının ailelerinin mağdur edilmemesini,

İş Kanunu gereği İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Koruma Kurulu’nun oluşturulmasını,
Düzenli olarak iş elbisesi, koruyucu ayakkabı ve çizme verilmesini,
Aralık ayında söz verildiği üzere 01 Ocak 2007’den geçerli olacak biçimde ücret artışlarının farklarının verilmesini,
Yemeklerdeki kalitenin artırılmasını,
Acil müdahaleye uygun sağlık istasyonu ve ambulansın alınmasını içeren taleplerini işverene ilettiler.

Bu istekleri karşılanıncaya kadar İş Kanunu’nun 34. Maddesi kapsamında “iş görme borçlarını yerine getirmeyeceklerini” belirttiler. İşyerine giderek çalışmaya hazır biçimde kuyubaşında önerilerinin kabul edilmesini beklemeye başladılar.

Hem özelleştirme süreçlerinde hem de bu eylemler boyunca ilk akla gelen Genel Maden İşçileri Sendikası’nın bu işçileri örgütlemesi ve eyleme başlayan işçilerin yanına giderek destek verdiğini göstermesi gerektiği yolunda. Fakat GMİS yönetimi kendilerinin genel kurullarından önce bu işçileri üye yapamayacaklarını belirtmekle kalmıyor, ne genel merkez ne de şube düzeyinde Hema Kandilli işçilerine destek ziyaretinde bile bulunmuyor.


Benzer biçimde Atatürk döneminde kurulan ve Çalışma Bakanlığı’na bağlı olan Amele Birliği özel ocaklarda çalışan işçileri üye yapmıyor. Oysa Amele Birliği’nin çalışma esaslarını belirleyen düzenlemede “özel ve devlet sektörü dahil Zonguldak’taki tüm maden işçileri Amele Birliği üyesi olur.” ibaresi var. Dolayısıyla hem Amele Birliği yönetimi hem de bakanlık yetkilileri özel ocaklardaki maden işçilerini üye yapmayarak hem sandığı zarara uğratıyorlar, hem de kayıt dışılığa göz yummuş oluyorlar.

İşçilerin ekonomik ve demokratik haklarını korumak ve geliştirmek için kurulan sendikalar kendi işkolundaki ve örgütlü bulunduğu sahalar içindeki özel sektör işçilerini üye yapmamalarını düşündürücü buluyoruz. Aynı biçimde Çalışma Bakanlığı’na bağlı olan Amele Birliği’nin tavrını anlamakta zorlanıyoruz.


Bu kurumlar kimlerden yanalar? Yukarıda kısaca anlattığımız işçilerin taleplerinin kabul edilmesi, en ağır iş kolu olan maden işkolunda çalışanların durumlarının iyileştirilmesi, bu işçilerin sendika ve Amele Birliği’ne üye olmalarından korkuluyor mu? Yoksa yasa gereği Amele Birliği üyesi olan işçilerle birlikte sandığa para yatırması gereken işverenleri kollamak için mi görmedik, duymadık, bilmiyoruz oyunu oynanıyor? Yoksa sendika kurulduğu günden bu zamana kadar TTK’da örgütlü olmanın verdiği rahat ve güvene alıştığı için, çok çetin mücadele gerektiren, sendikacıların rahatını bozan özel sektör örgütlenmesinden mi kaçınıyor?


Bölgede siyaset yapan siyasi partiler nerede? Bu partilerin eylemde olan bu işçilerin aileleri, kendileri için önerecekleri bir çözüm yok mu? Eylemde olan bu işçileri ziyaret zor iş mi? Yoksa siyasi partiler de kendi iktidarlarında benzer şeylerin sürmesine göz yumacakları için bugün sessiz kalmayı mı seçiyorlar?


Bölgede devlet adına görev yapan kurumlar nerede? İş Kanunu, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Tüzüğü, Taş ve Kömür Ocaklarında Çalışma Esaslarını belirleyen düzenlemeler, ambulans, acil müdahale odası gibi düzenlemelerin yokluğu karşısında kimler yaptırım uygulayacak?


Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu sorunlar görülemeyecek kadar uzak bir coğrafyada mı yaşanıyor? Kandilli ile Ereğli ve Zonguldak arasında duvarlar mı var?


Biz Hema Kandilli İşletmesi’nde ve diğer işyerlerindeki her türlü hak alma mücadelesini destekleyeceğimizi, kanun-yönetmelik ve tüzüklerden doğan hakların verilmemesi, ihlal edilmesi durumunda tüm kurumları uyarmaya devam edeceğimizi ve takdiri kamuoyuna bırakacağımızı belirtiyoruz.


Biliyoruz ki; bu ülkenin zenginliklerinde bu topraklarda yaşayan herkesin hakkı vardır. Tüm ilgili kurumları, kamuoyunu bu hakkın alınmasında ve savunulmasında gerekli duyarlılığı gösteremeye çağrıyoruz.

Özel Ocaklar Ne Kadar Uzak?

TTK’daki özelleştirme uygulamaları sonrası TTK’nın üretim yapmadığı sahaların işletme hakkı özel sektöre devredildi. TTK’daki işçi sayısının azlığı, gerekli yatırımların yapılamayışı gibi gerekçeler bu özelleştirmelere karşı çıkışı zorlaştırdı.

Zonguldak bölgesinde bu biçimde özel sektöre devredilen çok sayıda saha var. Bu özelleştirme süreci istihdam yaratılacak, ülkemizin yer altı zenginliği enerjiye dönüşecek denerek kamuoyu yaratıldı. İşsiz gençler ve aileleri buraların kendilerine iş kapısı olacağını düşünerek sevindi. Yalnızca Hema Kandilli İşletmesi’ne işe girmek için başvuranların sayıları 5.000’e yaklaşmıştı.

Sonuçta Kandilli ve Zonguldak genelinde sayıları binlerle ifade edilen özel sektör maden işçileri kitlesi oluştu. Sorun da burada başladı. Üç gündür eylemde olan Hema Kandilli işçileri;
460-510 YTL. olan ücretlerinin yerüstünde en az 600 YTL., yeraltında ise işin ağırlığına göre 900 YTL. üst sınır olmak üzere ücretlerinin iyileştirilmesini,
İş kazası sonucu ölen 2 arkadaşlarının ailelerinin mağdur edilmemesini,
İş Kanunu gereği İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Koruma Kurulu’nun oluşturulmasını,
Düzenli olarak iş elbisesi, koruyucu ayakkabı ve çizme verilmesini,
Aralık ayında söz verildiği üzere 01 Ocak 2007’den geçerli olacak biçimde ücret artışlarının farklarının verilmesini,
Yemeklerdeki kalitenin artırılmasını,
Acil müdahaleye uygun sağlık istasyonu ve ambulansın alınmasını içeren taleplerini işverene ilettiler.

Bu istekleri karşılanıncaya kadar İş Kanunu’nun 34. Maddesi kapsamında “iş görme borçlarını yerine getirmeyeceklerini” belirttiler. İşyerine giderek çalışmaya hazır biçimde kuyubaşında önerilerinin kabul edilmesini beklemeye başladılar.

Hem özelleştirme süreçlerinde hem de bu eylemler boyunca ilk akla gelen Genel Maden İşçileri Sendikası’nın bu işçileri örgütlemesi ve eyleme başlayan işçilerin yanına giderek destek verdiğini göstermesi gerektiği yolunda. Fakat GMİS yönetimi kendilerinin genel kurullarından önce bu işçileri üye yapamayacaklarını belirtmekle kalmıyor, ne genel merkez ne de şube düzeyinde Hema Kandilli işçilerine destek ziyaretinde bile bulunmuyor.

Benzer biçimde Atatürk döneminde kurulan ve Çalışma Bakanlığı’na bağlı olan Amele Birliği özel ocaklarda çalışan işçileri üye yapmıyor. Oysa Amele Birliği’nin çalışma esaslarını belirleyen düzenlemede “özel ve devlet sektörü dahil Zonguldak’taki tüm maden işçileri Amele Birliği üyesi olur.” ibaresi var. Dolayısıyla hem Amele Birliği yönetimi hem de bakanlık yetkilileri özel ocaklardaki maden işçilerini üye yapmayarak hem sandığı zarara uğratıyorlar, hem de kayıt dışılığa göz yummuş oluyorlar.

İşçilerin ekonomik ve demokratik haklarını korumak ve geliştirmek için kurulan sendikalar kendi işkolundaki ve örgütlü bulunduğu sahalar içindeki özel sektör işçilerini üye yapmamalarını düşündürücü buluyoruz. Aynı biçimde Çalışma Bakanlığı’na bağlı olan Amele Birliği’nin tavrını anlamakta zorlanıyoruz.

Bu kurumlar kimlerden yanalar? Yukarıda kısaca anlattığımız işçilerin taleplerinin kabul edilmesi, en ağır iş kolu olan maden işkolunda çalışanların durumlarının iyileştirilmesi, bu işçilerin sendika ve Amele Birliği’ne üye olmalarından korkuluyor mu? Yoksa yasa gereği Amele Birliği üyesi olan işçilerle birlikte sandığa para yatırması gereken işverenleri kollamak için mi görmedik, duymadık, bilmiyoruz oyunu oynanıyor? Yoksa sendika kurulduğu günden bu zamana kadar TTK’da örgütlü olmanın verdiği rahat ve güvene alıştığı için, çok çetin mücadele gerektiren, sendikacıların rahatını bozan özel sektör örgütlenmesinden mi kaçınıyor?

Bölgede siyaset yapan siyasi partiler nerede? Bu partilerin eylemde olan bu işçilerin aileleri, kendileri için önerecekleri bir çözüm yok mu? Eylemde olan bu işçileri ziyaret zor iş mi? Yoksa siyasi partiler de kendi iktidarlarında benzer şeylerin sürmesine göz yumacakları için bugün sessiz kalmayı mı seçiyorlar?

Bölgede devlet adına görev yapan kurumlar nerede? İş Kanunu, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Tüzüğü, Taş ve Kömür Ocaklarında Çalışma Esaslarını belirleyen düzenlemeler, ambulans, acil müdahale odası gibi düzenlemelerin yokluğu karşısında kimler yaptırım uygulayacak?

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu sorunlar görülemeyecek kadar uzak bir coğrafyada mı yaşanıyor? Kandilli ile Ereğli ve Zonguldak arasında duvarlar mı var?

Biz Hema Kandilli İşletmesi’nde ve diğer işyerlerindeki her türlü hak alma mücadelesini destekleyeceğimizi, kanun-yönetmelik ve tüzüklerden doğan hakların verilmemesi, ihlal edilmesi durumunda tüm kurumları uyarmaya devam edeceğimizi ve takdiri kamuoyuna bırakacağımızı belirtiyoruz.

Biliyoruz ki; bu ülkenin zenginliklerinde bu topraklarda yaşayan herkesin hakkı vardır. Tüm ilgili kurumları, kamuoyunu bu hakkın alınmasında ve savunulmasında gerekli duyarlılığı gösteremeye çağrıyoruz.

YEDİ MART SEKSENÜÇ ÜÇ MART DOKSANİKİ VE TÜM MADEN ŞEHİTLERİNE

hangi köyün yüreği / hangi ananın gözyaşları / tutabilir yasınızı // bilmem kaç yedi kat altında / yatarken yerin / okuttular kur’an’ınızı / yatış şeklinizi bile bilmeden // ilk size kuruldu/ cenazesiz gömütlükler/ -dünyada yüreğim gömüt size-// bilmem kaç yedi kat altında yerin / yatarken sizler / yemin ettim böylesinin sürmeyeceğine // yemin ettim/ yatış şeklinizi bilmeden// bilin ki dostlarım / dimdik ve ayaktasınız / yüreğim gömüt size...// Armutçuk-Kozlu 10/03/92 / salim çalık / GÜLMEKLE AĞLAMAK ARASI (sf.36)

geleceğe dikiliyor gömüt taşları



biliyorum
kendisini kirleterek tükeniyor
umutla süslenmiş gelecek günler

şimdi
bir bir içime gömülüyor
yaşamda alacağı kalan çocuklar
ömrü metaya değişilen işçiler
içime gömülüyor
töreye kurban edilen kadınlar
ve karşılıklı dağlara sürülüyor gençler
gömüt taşları geleceğe dikiliyor
gömüt taşları iki parça yüreğime

şimdi
tepeden tırnağa utançla
__ipe çekiyorum mutluluk düşlerimi
acı ve hüzün ötesi yaralı duygularla
__tenime gömüyorum gülüşlerimi

………………kasım-aralık 2007
salim çalık