HOŞ GELDİNİZ

maden ve madenciliğe ilişkin yazı, fotoğraf, belge ve bilgilerin paylaşılması amacıyla hazırladığım bu sayfaya isteyen herkes katkı sunabilir. bilgi örgütlendikçe anlam kazanır, insan öğrendikçe...

ekmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2013 Cumartesi

TEKELCİ SERMAYE TERÖRÜ



11 Eylül İkiz Kule olayı sonrası tüm dünyada ‘terör’ öncelikli gündem maddesi yapıldı. ABD’nin de zorlamasıyla terörle yatıp, terörle kalkıyor dünya. Öyle bir duruma getirildi ki birçok ülke demokratik hakları ortadan kaldıran düzenleme ve uygulamalara gitti. Bu düzenleme ve uygulamalardan en fazla dünyanın esmer vatandaşları etkilendi. Etkilenmeye devam ediyor. ABD ve Avrupa’daki göçmenler potansiyel suçlu gibi görülüp fişleniyor.

Ülkemizde Haber Türk Kanalı, Avrupa’da ise Fransa ile bazı ülkelerin medya kurumları İkiz Kule olayının bir ABD provokasyonu olduğu yönünde önemli belge ve görüntüler açıkladılar. Ancak nedense kimse görmedi. Örneğin; uçakların kulelere çarptığı sırada bir tatbikat için orada bulunan Fransız itfaiye ekibinin çektiği görüntüler yayımlandı. Uçakların yolcu uçağı olmadığı görülüyor. Olay sırasında ABD medyasının çektiği tüm görüntülere ABD gizli servisinin el koyduğu açıklandı. Hiçbir uçak çarpmamasına rağmen İkiz Kulelerin yanında bulunan 60 katlı bir binanın nasıl yıkıldığı sorusuna yanıt aranıyor. Kulelerin oldukları yere yığılmasının patlayıcılarla olabileceğini belirtti uzmanlar. Komplo teorisi gibi görünse de olasılık dahilindedir böyle bir provokasyon. Pentagon’a çarpan uçağın komuta kısmına değil de bakım yapılan kısma çarptırılması, ölen yolcuların adlarının açıklanmayışı gibi daha birçok soru var...

Yani terör dediğimiz şeyin terör olmama olasılığı da yüksek. Asıl konumuza dönelim. İnsanların öldürülmesi gerekçe yapılarak dünyanın ABD tarafından tehdit edilmesindeki çifte standarda değinmek istiyorum.

HİLELİ TERAZİ
İnsanların silahla öldürülmesi terör. İnsanların kimyasal, biyolojik, nükleer silahlarla öldürülmesi de terör tanımı içine girmez mi? Girer. Zaten ABD şer mihveri olarak dayattığı ülkeleri de bu silahlara sahip oldukları veya olabilecekleri paranoyası üzerine oturttuğu iddia ile tehdit ediyor. Burada bir soru da Hindistan’ın, Pakistan’ın, İsrail’in, Çin’in, Rusya’nın, ABD’nin sahip olduğu bu silahlara başka bir ülkenin sahip olmasının neden tehlike olarak görüldüğü. İsrail daha mı az saldırgan? Bu silahları Japonya’da, Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da kullanmış olan ABD daha mı tehlikesiz? Hindistan ve Pakistan’ın Keşmir sorunu nedeniyle zaman zaman karşı karşıya gelmeleri kitle imha silahlarının kullanımı açısından tehlikeli değil mi? Yoksa ABD ve batılı ülkelerle rejim sorunu olan ülkeler mi tehdit olarak algılanıyor? Savaşın kendisi öldürülen siviller açısından terör değil de nedir? Şiddet terazisi ABD, İsrail ve destekçilerinin elinde olduğu için terör ve terörist tanımlarında hile yapılmıyor mu?

TEKELCİ SERMAYE TERÖRÜ
Madem ki öldürmek terör. İşte size bugüne kadarki terör eylemlerinin toplamından daha fazla ölüme neden olan sanayi terörü. Dünyanın yüzde 40’ı temiz su bulamıyor. Bu yüzden yılda 25 bin kişi ölüyor. Çevresel kirlenme sonucu oluşan iklim değişiklikleri nedeniyle başta Afrika kıtası olmak üzere kuraklık yaşanan ülkelerde yılda 1 milyon kişi ölüyor.
ABD fosil yakıtların kullanımını önleyen ve denetleyen Kyoto Sözleşmesi’ni imzalamadı. Çevre kirliliği bu hızda sürerse 2050 yılında dünyanın çölleşmesi, hatta buzul çağını yaşama tehlikesi bulunduğunu uzmanlar söylüyor. Ülkemiz 2030 yılından itibaren bu sürece girecek.

Kitle imha silahlarının yayılmasını önleyen ABD ve yandaşları, kendi ülkelerinin sanayi kuruluşlarının yol açtığı çevresel felaketin sonucunda ölen yüzbinlerce insanı görmüyorlar. Silahlarla öldürmek yasak. Fabrika atıkları ile serbest. Hayali senaryolarla tehdit unsurlarını sıralayan ABD; Afrika ‘da, Güney Asya’da yaşanan açlığın ve susuzluğun yarattığı gerçek kitle imha durumunu umursamıyor.
Daha çok, daha ucuz üretim ve daha fazla kar hırsının vardığı yer: Gelişmemiş ülkelerde yaşayan insanların sömürülmesi ve çevre felaketleriyle öldürülmesi. Batılı ülkelerde yasaklanmış tarım ilaçlarını gelişmemiş ülkelerde kullanan Dow Chemical, Shell Oil, Standard Furit gibi şirketlerin insanların ölümüne neden olmalarına göz yummak nedir sizce? El Kaide ile bunların arasında öldürdükleri insanların rengi dışında ne fark var?
Kapitalist devlet örgütlenmeleri liberal yanlarını hızla terk ederek insansız bir yaşamı örgütler duruma geldiler. Bunlara yeni muhafazakarlar diyorlar. Öncelikleri arasında sermaye, piyasa, borsa, rant, döviz ilk sıralarda yer alıyor. İnsan bir üretim faktörü (emek) olduğu sürece yer alıyor bu sıralamada.

Yeni muhafazakarlık denen şeyin yeni olan tek yanı kullandığı teknoloji. Yoksa bize coğrafi keşifler olarak öğretilenler de, orta çağ derebeylikleri de, Afrikalılar’ın köle olarak ABD’ye taşınması da bugün yaşadıklarımıza benzemiyor mu? Evet. Aç bırakıyorlar, yoksulluğa tutsak ediyorlar. Biz gönüllü köleler olarak boğaz tokluğuna gidiyoruz oralara çalışmaya. Bir tek zincirlerimiz yok. Nesi yeni bunun?

ABD, Almanya, Kanada, Avustralya vd.nin gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerden her yıl kabul ettikleri birlerce göçmenin yol açtığı sonuçlar çok masum? Aranan koşullar neler? Bilgisayar, tıp, gıda gibi öne çıkmış alanlarda eğitim almış olmak, en az 2 yabancı dil bilmek, herhangi bir siyasal örgütlenme içine girmemiş olmak vs. Yani az gelişmiş ülkelerin güç bela yetiştirdikleri nitelikli insan gücünü satın almak. Peki bu insanların eğitimi için harcanan emek ve paranın geri dönüşünden kimler yararlanmış oluyor? Bu ülkelerin geri kalmasına neden olan çok ileri ve demokratik ülkeler.

PAYLAŞILMAYAN SERVET ve...
Dünyada 3 milyara yakın insanın günlük geliri 2 dolar ve altında. Yani mutlak yoksulluk ve açlık sınırının altında. Dünyada ülkemizden de 8 kişinin yer aldığı, kişisel serveti 1 milyar dolar ve üzerinde olan 625 kişi var. (43 milyar dolarla Bill Gates 1. sırada) Dünyada üretilen hizmet ve ürünlerden elde edilen payın dağıtılmasındaki bu adaletsizliğin sonucu ortaya çıkan açlığın ortadan kaldırılması için ne yapılıyor? Açların isyan etmeleriyle ortaya çıkabilecek toplumsal dönüşümleri önlemek için güvenlik önlemleri artırılıyor. Silahlanmaya gidiliyor. Güvenlik sektör haline dönüştürülüyor.

Yalnızca güvenlik sektör haline dönüştürülmüyor. Sermayenin örgütlenişi ve insan üzerinde yarattığı mutsuzluğun, tahribatın sonucun da; insanlığın yarattığı tüm kültür değerlerinin para karşılığı alınıp satılır olduğu inancı ve anlayışı egemen kılınıyor. Dünyada 2 milyon çocuk fuhuş sektöründe köle olarak çalıştırılıyor. Beyaz kadın ticareti denerek bir pazar sunuluyor. Müşterileri kimler? Yetişmiş insan gücünü kendi ülkelerine transfer eden gelişmiş ülke insanları. Bu kez kadın ve çocukları kendi ülkelerine transfer etmiyorlar. Turist olarak az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere giderek beyazların sahip olduğu sahil ve otellerde çocuk ve kadınları 1-2 geceliğine satın alıyorlar.

Özellikle Güney Asya ile Doğu Avrupa kadın ve çocukları bu şekilde köleleştiriliyorlar. Her yıl ülkelerin insan hakları sicillerini açıklayan, tüm dünyada terörist avına çıkan güç odakları çocuk ve kadınların fuhuş başta olmak üzere köleleştirilmesine ses çıkarmıyorlar. Önlem de almıyorlar. Oysa aynı güç odakları çocuk emeği ürünlerinin kendi ülkelerinde ve pazarlarında satılmasını engelliyorlar. Kimi koruyorlar? Tekelci sermayeyi...Kimi koruyorlar? Birçok ülkenin bütçesinden daha fazla kişisel servete sahip zenginlerin pazar paylarını...Üretim ve hizmetin amacı insan ihtiyacı ise insan neden korunmuyor?
İlaç tekellerinin zorlamasıyla yürürlüğe girecek olan yeni patent uygulaması sonucu Hindistan’ın ucuz ilaç üretimi önlenecek. Dünyanın en büyük kopya ilaç üreticisi olan Hindistan bundan böyle patent karşılığı ilaç kopyalayabilecek. Bunun sonucunda çoğunluğu Afrika ülkelerinde olmak üzere 25 milyon insanın aids hastalığından ölebileceği belirtiliyor. Çünkü bu ilaçları ucuza üreten Hindistan ucuza satarak aids tedavisine de katkı yapıyordu. Bazı ülkeler Hindistan’dan aldıkları ilaçları ücretsiz dağıtarak ilaç tekellerinin pazar paylarını daraltıyordu. Şimdi ne olacak? Parası olmayan ölecek. Peki insanların ilaç alacak paraları olmadığı için hastalıktan ölmelerine neden olmak, göz yummak nasıl adlandırılabilir? Bence tekelci sermaye terörü...

YALNIZCA ADALET
Sermaye düşmanlığı yaptığım düşünülebilir. Yukarıda saydığım ölçütlere göre insanı üretim aracı gördüğü sürece sermaye düşmanı olmak beni rahatsız etmez. Çünkü, bu dünyada (ya da doğduğu ülkede) yaşamaktan doğan haklar arasında üretilen değerlerin adil bölüşümü olduğunu düşünüyorum. İnsanların temiz su, barınma, beslenme, huzur içinde yaşama, demokratik haklardan eşit olarak yararlanma hakkı cebindeki paraya göre verilmemelidir. Hiçbir şirket veya ülkenin insanlığın ortak mirası olan doğal çevrenin ve insanın tahribatı, köleleştirilmesi pahasına üretim yapma hakkı da olmamalıdır.

Temel haklar olarak bildiğimiz haklar parayla alınıp satılan meta olarak görülmemelidir. En önemlisi de; silahlanmaya ve güvenlik araç gereçlerine ayrılan yüz milyarlarca dolar istihdama, altyapı ve sağlık, eğitim gibi alanlara aktarılmalıdır. Varolan nükleer silahların yarısının patlamasıyla dünyanın yok olacağını bu silahları yapanlar da biliyor. Önemli olan bu dünyada yaşamak mı, bu dünyayı yok etmek mi? Harcayamayacağımız kadar kişisel servetler biriktirmek mi, o servetlerin birikiminde emeği olanların hakkını vermek mi önemli? İnsanlık için sorular sormak gerekiyor. Sorular...

Birleşmiş Milletler (BM) 2005 yılı İnsani Gelişmişlik Raporu açıklandı. Birçok medya kurumu, ekonomist, siyasetçi bu raporu görmezden geldi. Bir-iki gazete dışında medya BM’in raporunu sayfa diplerine sıkıştırdı. Daha magazinsel ve ilgi çekici olduğunu düşündüğü şatafatlı düğün haberleri kadar yer tutmayan rapor, insanlığın içine düştüğü, düşürüldüğü ekonomik katliamın bir göstergesiydi oysa...

SANİYEDE 20 ÇOCUK...!
BM Raporuna göre dünyada önlenebilir nedenlerden dolayı 1 dakikada 1200 çocuk ölüyor. Başka bir anlatımla açlık, savaş, temiz suya ulaşamama, hastalık gibi nedenlerden dolayı 1 saniyede 20 ÇOCUK ölüyor. Terör eylemlerinde ölenlerin, burnu kanayanların günlerce haber yapıldığı egemen haber kaynaklarımızda, 1 saniyede 20 çocuğun önlenebilir nedenlerden dolayı ölmesi yılda bir kez o da BM raporu nedeniyle haber olabiliyor.

Bomba ve silahlarla öldürülenleri kurban, öldürenleri katil olarak sunan medya, gelir dağılımındaki adaletsizliğin, çevrenin kar hırsıyla tahrip edilmesi ve az gelişmiş ülke kaynaklarının sömürülmesinin sonucu yaşanan kitlesel ölümleri görmüyor... göstermiyor!
Elbette bu tür karşılaştırmalar hoş değil. Ancak yalnızca önlenebilir nedenlerden dolayı bir günde yüzbinlerce çocuğun ölmesinin Londra’da, ABD’de, İspanya’da ölen insanlar kadar haber değeri yok mu? Terörü önlemek adına milyarlarca doların silah fabrikalarına, güvenlik araç gereçlerine, saldırı planlarına aktarılması karşısında; yalnızca ABD’nin askeri harcamalarının % 10 ile bu ölümlerin durdurulabileceği gerçeği karşısında, bu çocuklar bunu hak etmiyor mu diye sormayacak mıyız?

YALNIZCA ADALET
BM’nin açıkladığı raporu göre; 2,5 milyar insanın günlük geliri açlık sınırı olan 2 doların altında. bu 2,5 milyar kişi dünya gelirinin yalnızca % 5’ini kullanıyor. 2 milyar 600 milyon kişi sağlıksız koşullarda yaşıyor. 850 milyon kişi yetersiz besleniyor. 800 milyon kişi okuma yazma bilmiyor. 2015 yılı için 800 milyondan fazla insanın açlıkla başbaşa kalacağı öngörülüyor.

Bu rakamlar gerçekte, hergün doğal olmayan bir felaketin yaşandığını gösteriyor. Üstelik bu felaket önlenebilir durumda. Dünyadaki kaynakların toplumsal amaçlar ve yararlar gözetilerek kullanılması ve tüketilmesi durumunda bu çocuklar ölmeyecek. Kaynakların kullanımı sırasında doğa tahrip edilmese bu açlık ve susuzluk büyümeyecek.

Elde edilen gelirin adil olarak bölüşülmesi sağlanabilse, emperyalizmin ve tekelci sermayenin kar hırsı insan yaşamının önüne geçmese bu ölümler ve açlık yaşanmayacak. Bu ekonomik modelin insanı önemseyen bir yanı olsa 2015 yılında bile 800 milyon kişinin aç kalacağı öngörüsü yapılmayacak.

CAN MI MAL MI?
İnsanlığın getirildiği noktayı en iyi gösteren olaylardan biri de doğal afetler. Ülkemiz dahil birçok ülkede (Çin, Japonya, Küba vb.) insanlar kurtarma ve tahliye çalışmalarına gönüllü katılıyor. Fakat en önemli olay; Örneğin ABD başkanı bush, afet bölgesine geç gönderdiği askerlerine mal ve can güvenliğini koruma emrini verdi. Yani askerler saydığım ülkelerde olduğu gibi enkaz kaldırma, tahliye gibi çalışmalarda kullanılmadı. Katrina Kasırgası sonrası ABD yönetiminin zencileri ve yoksulları kurtarmak için birşey yapmadığı görüşü de buna benzer olaylardan sonra gelişti. Aynı zaman dilimi içinde Japonya’da yaşanan tayfunda Japon askerleri halkın tahliyesi ve kentin sellere karşı korunması için çalışıyorlardı.

Tekelci sermayenin ve emperyalizmin kalesi, dünyanın süper gücü bir doğal afete yeterince önlem almamakla, afet sonrası tutumuyla sorgulanmaya başladı. bush ve çevresi petrolcüleri, silah tüccarlarını düşündüğü kadar yoksulları ve esmer vatandaşları (insanları) düşünmediğini göstermiş oldu. ABD yönetiminin insanı saydığını ve ideolojik olarak tekelci sermayenin çıkarını düşündüğünü söyleyenleri bush ve yönetimi haklı çıkardı. Tıpkı Irak’a, Afganistan’a enerji kaynakları ve yollarını denetlemek için girdiği gibi, Filistin halkını yaşadığı katliama seyirci kaldığı gibi, yüzbinlerce kişinin açlıktan ölmesine de seyirci kalıyor.

İşgal etmeyi düşündüğü, savaş açtığı ülke insanlarını öldürmek için satın aldığı silahlara harcadığı paranın % 10’u açlıktan ölümleri durdurmaya yetiyor. Peki insanları öldürmek için harcanan paraların % 10’u neden insanları yaşatmak için harcanmıyor? Bu ideolojik bir tutum değil mi?

Sermayenin insanları yoksullaştıran, üretim aracı (!) ve tüketici (para) olarak gören anlayışı sonucu açlık ve önlenebilir nedenlerden dolayı ölümler artıyor. Daha önce de belirttiğim; 'kanser hastalığını iyileştiren ilacın bulunduğu, ancak piyasadaki ilaçların tüketilmesi için yeni ilacın piyasa sürülmediği iddiasının saygın kurum ve uluslar arası yayınlarda dile getirildiği' iddiasının doğru olduğunu düşündüren gelişmeleri izlediniz mi?

'İngiliz bilim adamları, kansere karşı son derece etkili olan bir ilaç geliştirdiklerinin müjdesini verdiler. Uzmanlar, Tarceva isimli ilacın özellikle akciğer kanserine yakalanan kanserli hastaları 1 yıl içerisinde iyileştireceğini öne sürüyorlar. İlaç, Amerika'da onaylandı. Ancak satışa sunulması için 2 yıl süresi var.'
'Rahim ağzı kanserine çözüm (ilaç) bulundu. 300 milyon kadın bu hastalığa yakalanıyor ve bu kadınları %50'si hayatlarını kaybediyorlar. Rahim ağzı kanserini iyileştiren ilaç 2006 yılı sonunda piyasa sunulacak.

'Güney Asya'daki ansefalit salgınında ölenlerin sayısı giderek arıtıyor. Ansefalit salgınından ölenler Hindistan ve Nepal'in yoksul eyaletlerinde yoğunlaşıyor. Hastalıktan ölümlerin önlenmesi için kullanılan aşıların değeri 1 dolar. Ancak ölümlerin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanların günlük gelirleri 1 doların altında. Ve bu bölgelerdeki halkın hastanelere gidecek yol paraları yok.'

OLAĞAN MI?
Dünyada her yıl milyonlarca kişi kanserden ölüyor. Ancak bu ilacı üretenler piyasaya sürmeyi 1-2 yıl sonrasına erteliyorlar. Peki bu zaman dilimi içinde tedavi olamadığı için ölenler ne olacak? Ya da neden milyonlarca hasta tedavi olmayı beklemesine rağmen akciğer ve rahim ağzı kanseri için çözüm olduğu iddia edilen ve ABD tarafından da onaylanan ilaç (lar) hastalara sunulmuyor?

Güney Asya'da ölen ve çoğu çocuk olan binlerce kişinin 1 dolarlık aşı parası bulamadıkları için ölmeleri olağan mı? Sağlığın bir hak değil de, parayla alınıp satılan bir mal (meta) olarak görülmesinin en acı sonuçları anlattığım bu 3 olayda net olarak görülmüyor mu? Milyonlarca insanı ölümden kurtaracak ilaçları elinde bulunduran şirketlerin ve onların arkasındaki devlet güçlerinin takındıkları bu tutumun terör olmadığını söyleyebilir miyiz? Göre göre, bile bile üstelik tedavisi olanaklı duruma gelmişken insanların ölmelerine izleyici kalmanın adı nedir? Bu durumu ortaya çıkaran ekonomik modele vahşi kapitalizm tanımlaması bile az değil mi?

ARTAN YOKSULLUK
2,5 milyar insan dünya gelirinin % 5'i ile yaşamaya çalışıyor. Dünyanın en zengin 5 kişisinin serveti Türkiye (dünyanın 17. büyük ekonomisi) 'nin bütçesini aşıyor. Sermayenin tekelleşmesinin sonuçlarından biri gelir dağılımı adaletsizliği. Ekonominin sosyal yanlarının öne çıkarılmadığı ve üretim-bölüşüm ilişkilerinin buna uygun olarak düzenlenmediği durumlarda yoksulluğun artacağını görmek için kahin olmaya gerek yok.

Ülkemizde günlük geliri 2 dolar ve altında olan 18 milyon kişi var. Özelleştirme süreçlerinden (1985-2005) bugüne kadar yaşananları anımsayınız. Kendi gelirinizin 10-20 yıl önceki reel alım gücü ile bugünkü reel alım gücünü kıyaslayın. 10-20 yıl önceki işsiz ve yoksul sayısı ile bugünkü işsiz ve yoksul sayısını kıyaslayın. Çıkan sonuç sizin durumunuzu da gösterecektir. Ülkemizin ekonomi politikalarında geldiği noktayı da....

Ekonomi politikalarının başarısı istatistiksel olarak kanıtlanabilir. İkna edici de olabilir. Fakat, ekonomi politikalarının toplumsal yansımalarının en açık göstergeleri sokakta yaşananlardır. Artan suç oranları, artan intiharlar, sokakta yaşamak zorunda kalanların sayısı, en zengin ile en yoksul arasındaki gelir farkı gibi ölçütler ekonominin başarısını göstermektedir. Ekonominin değerlendirmesini sermaye (kapitalizm) gözlükleriyle yaparsanız bugünkü değerleri başarı olarak görürsünüz. Ekonomiyi insanların refahının artırılması ve gereksinimlerinin karşılanması olarak değerlendirirseniz tüm veriler bugünkü politikaların başarısızlığını gösterir.

Bu değerlendirmeler genel olarak tüm dünya için geçerlidir. Ancak, ekonominin sosyal boyutu göz ardı edilmeyen ülkelerdeki farklar da hemen görülmektedir. Görece yoksul olarak görülmelerine rağmen gelirin olabildiğince adil dağıtıldığı ülkeler de var. Bunu ölçmek için bazı ülkelerde ekonomik temelli suçların yok denecek kadar az olduğunu görmek ve düşünmek yeter. Tüm yoksulluklarına rağmen bazı ülkelerdeki çocuk ölümlerinin azlığını, ücretsiz ve erişilebilir sağlık hizmetinin yaygınlığını düşünmemiz ve görmemiz gerekir. Ekonomik büyüklük olarak orta sıralarda yer almasına rağmen birçok 'zengin' ülkeden daha iyi eğitim ve sağlık sistemine sahip ülkelerin varlığını düşünmek zorundayız.

Ekonomik sistemi insanların refah ve gereksinimlerini karşılamak üzerine kurarak işlettiğimizde ortaya çıkan sonuç:Bazı durumlarda yoksulluk görecelidir. Örnek mi? Türkmenistan! Bize 'demokrasi yok' denilebilir. Ancak ülkenin bir ucundan diğerine uçak yolculuğunun bedelinin 1 YTL., yıllık telefon ücretinin görüşmeler dahil 50 YKR., en pahalı tüketim maddesi etin kilosunun 4,5 YTL. olduğunu bilmemiz gerek. Üstelik Türkmenistan'da halkın % 90'ının kendi evi olduğunu.... 10 yıldır %18 büyüme hızına sahip olduğunu, ihracatının ithalatının 2 katı olduğunu ve hiçbir uluslar arası örgüte üye olmadığını bilmek düşünmemizi de gerektiriyor.

Bunları söylüyorum. Çünkü, başka bir yaşam ve başka bir dünya mümkün. Başka ekonomik uygulamalar mümkün. Başarılı olunduğunu gösteren örnekler de mevcut. Türkmenistan'da veya başka bir ülkedeki ekonomik uygulamaları demokratik koşullarda uygulamak da bize kalmış. Sonuçta ekonomi politikalarının mutlaklığına ilişkin ayet yok. En insani uygulamaları geliştirmek ve istemek bize düşüyor....

Dünya sağlık Örgütü raporuna göre;
Asya-Pasifik bölgesinde her yıl hijyen, kirli su kullanımı ve katı yakıt kullanımının artması sonucu 580 bin kişi,
Şehirlerdeki hava kirliliği ve başta kurşun olmak üzere bazı elementlerin olumsuz etkileri sonucu 405 bin kişi ölüyor.
40 yıl içindeki hızlı ekonomik kalkınma, sanayileşme ve şehirleşme nedeniyle çevreye bağlı risklerin oluştuğu belirtiliyor.*
'Haiti'de bir çocuk 54 sterlin.
Uluslar arası yardım kuruluşları yetkilileri pazarlarda bile çocuk satıldığını, erkek çocukların inşaat ve tarım işlerinde çalıştırıldığını, 12 yaşından büyük kızların ise fahişelik yapmaya zorlandığını belirtiyorlar.
Yardım kuruluşları yetkilileri Haitililer'in günde bir kere ekmek yiyebilmek için savaşım verdiklerini belirtiyor.
İnsan ticaretinin en yaygın olduğu ülke ise Dominik Cumhuriyeti. Haiti'den getirilen çocuklar bu ülkede 26 avro'ya satılıyor.'**
Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu; sıtma tehdidi altındaki Etiyopya'ya 6 milyon 700 bin dolar yardım sağlanmaması durumunda salgının beş yaş altındaki 6 milyon çocuğun hastalığa yakalanma riskiyle karşılaşacağını belirtti.
2003 yılındaki sıtma salgınında 80 bini çocuk 114 bin kişinin öldüğü anımsatıldı.'***

SOSYALİZASYON
Yukarıda verdiğim bilgilerin binlercesi yaşanıyor... binlercesi haber bültenlerine düşüyor. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, yalnızca ABD'nin askeri harcamalarına ayırdığı bütçenin yüzde 10'u ile tüm dünyadaki sağlık ve açlık sorunu çözülebilir. Ancak bunun olması için, harcamaların silaha yani öldürmeye değil, insana yani sosyalizasyona yönlendirilmesi gerekiyor.

Etiyopya'da 6 milyon 700 bin dolar bulunamadığı için 6 milyon çocuğun risk altında yaşamasına göz yumabilmek için tüm değerlerin yitirilmiş olması gerekiyor. Bu da, üretim bölüşüm ilişkilerinin terörize edilmesiyle olanaklı. Yalnızca kazanmak ve ne pahasına olursa olsun kazanmak üzerine kurulu bir ekonomik modeli uygulamakla neden olunan sömürü ve açlık ile bir noktaya bomba koymak arasında fazla bir fark yok bence.
Yalnızca kazanmak v e ne pahasına olursa olsun kazanmak üzerine kurulu bir ekonomik modelin uygulanması sonucu; insanların içebileceği temiz suların kirlenmesine, soluk alacağı havanın kirletilmesine neden olarak insanların ölümünü hızlandırmak ile bombayı patlatmak arasında ne kadar fark var.

İnsanların çocuklarını satmalarına neden olacak kadar çaresizliğe itildiği bir küresel ekonomik modelden söz ediyoruz. Eskiden izlediğimiz köle (Kökler dizisi) filmlerinin günümüz dünyasında tüm canlılığıyla sürüyor ve artıyor olması düşündürücü değil mi?

NEO KÖLELİK
Egemen ekonomik modelin adı neo liberalizm. Bush ve şürekasının uyguladığı dünya siyasetine de neo con (yeni muhafazakarlar) deniyor. Oysa tüm yaşananlar yeni birşeyin olmadığını gösteriyor.

Yalnızca köleliğin biçimi değişiyor. Güney Asya'da çocuklar 5-10 yıllığına tekstilcilere kiralanıyor. Güney Amerika'da satılıyor. Doğu Avrupa'da fuhuş, hırsızlık çetelerinin kadrolu elemanı yapılıyorlar. Görece iyi durumda olanlar ise; günde 2 dolar ve altında bir gelirle yaşamaya çalışıyorlar. Daha önceki yazılarımda çağdaş kölelik düzeni olarak tanımladığım durum da bu zaten. Küreselleşme ve dayattığı ekonomi politikalarında işsizlere, çocuklara, emekçilere yer yok. Tüm değerlerin yok edildiği ve para kazanmaya kurulduğu bir düzen dayatılıyor.

Bu yüzden küreselleşmeye ve ekonomi politikalarına karşı emeğin örgütlenmesi gerekiyor. Ezilen ve sömürülen ülkelerin ortak davranması gerekiyor. Siyasetin geçmişi yinelemeden, yeni bir dünya modeli oluşturması gerekiyor.

* 23.09.2005 BirGün Gazetesi
** 24.09.2005 BirGün Gazetesi
***25.09.2005 BirGün Gazetesi

salim çalık

15 Mart 2013 Cuma

TTK ve İSTİHDAM POLİTİKASI


(not: bu yazı 2005 yılında 3 bölüm olarak ereğli gündem gazetesinde yayımlanmıştır. bugün  aynı şeyleri tartışıyor olmamız kentimizin içinde bulunduğu durumu göstermesi açısından önemli, bir o kadar da üzücü...)

TTK ve İSTİHDAM POLİTİKASI 1

             Son günlerde TTK’ ya işçi alınacağı yönünde yoğun ve güçlü bir beklenti oluştu. Bölgemizdeki işsizler başta milletvekilleri olmak üzere birçok yetkilinin açıklamaları nedeniyle haklı olarak iş beklentisi içine girmişlerdir.

            TTK’ nın üretim işçisi açığı olduğunu başta kurum yöneticileri olmak üzere herkes bilmekte, zaman zaman bu yönde açıklamalar da yapmaktadır. Taşkömürünün uluslararası piyasalarda 130 dolara çık-ması da düşünüldüğünde bölgemizin ve ülkemizin taşkömürüne ihtiyacı doğrultusunda TTK’ ya üretim işçisi alınması kaçınılmaz olmuştur. Şimdi hükümete ve bölge milletvekillerine düşen; ekonomik olarak da gerekliliği ortaya çıkan işçi açıklarını gidermektir.

         Ülkemiz 10 milyon tondan fazla taşkömürü ithal etmektedir. İthalata harcanan dövizin kazanılması için harcanan emek ve ürün değeri göz önüne alınarak, bu para Zonguldak toprakları altında yatan 1,3 milyar ton taşkömürünün çıkarılması için yatırıma, Zonguldak’ta İşçi Bulma Kurumu’na kayıtlı 44 bin işsize iş olanağı yaratmak için istihdama aktarılmalıdır. Ekonomi politikası açısından da akılcı yol budur. Çünkü ekonomi yalnızca kar zarar mantığı ile yönetildiği zaman; ekonomi bilimi içinde yer alan, ekonomik faaliyetin sosyal faydayı gözetme anlayışı terk edilmiş olur.

         Taşkömürü gibi yan ürün alanları geniş olan bir alana alınacak 1 işçi ile enaz 10 kişiye istihdam yaratmak olanaklıdır. Taşkömürü politikası yalnızca yakımlık ya da enerji ihtiyacı üzerinden değil, ilaç ve kimya sanayisine kadar uzanan tüm alanları gözetilerek oluşturulmalıdır. Böylece coğrafi yapıdan kaynaklanan üretim zorluğu ve maliyeti bu alanlardan elde edilecek kar ile dengelenecek ve kömür üretimi maliyeti dengelenecektir.

           Asıl konumuz olan TTK’ nın (hatta diğer kamu kurumlarının) istihdam politikasının bugüne kadar olduğu gibi yanlışlıklar yapılmadan gerçekleştirilmesi herkesi beklentisidir.2000 yılında yapılan tombala (kura) yöntemi işe alımlarda torpili önlemek amacıyla daha öncekilere göre iyi gibi görülse de, yer yer olumsuz sonuçları da olmuştur. Kamu kurumlarında işe almanın temel ölçüsü gereksinim olmalıdır. Yapılacak işin zorluğuna uyum sağlayabilecek fiziki ve sağlık koşullarıyla birlikte ilk ölçü geçim sorunu yaşa-ma düzeyi olmalıdır. Devlet kurumları, belediye başkanları, muhtarlar ve gerek duyulan diğer yetkililerden alınacak HANE GELİR DURUMU ve HANE NÜFUSU göz önüne alınarak en yoksullardan başlayarak yapılacak bir işçi alımı hem adil, hem insani, hem de sosyal devlet ilkesine uygun olacaktır.

         Hane gelir durumu ve hane nüfusu ölçü alınarak yapılacak bir işçi alımına kasıtlı davranma alışkanlığı olmayan hiç kimsenin itirazının olmayacağı açıktır. Ayrıca siyasetçiler, kurum yetkilileri, etkili çevresi olanlar kendilerine yapılacak “beni işe aldır” biçimindeki baskılara daha az maruz kalacaklardır. Ayrıca bu yöntemin iyi anlatılması durumunda fazla da bir baskı oluşmayacaktır.

            Başvuruların çok yoğun olacağını 2000 yılındaki başvuru sayısının çok olmasından anlamak ve beklemek gerek. Bunun için de hane gelir durumu ve hane nüfusu ölçüsü Devlet İstatistik Enstitüsü’nün belirlediği asgari standarda göre belirlenmelidir. Belki yasal olarak böyle bir yöntemin olamayacağı söylenebilir. Ancak Zonguldak 10 yıldır çok zor ve inanılması güç sosyal travma yaşamaktadır. Geçmişteki işçi alımlarında en fazla ilkokul mezunu olma, Zonguldak köylerinde ikamet etme gibi özel koşullar arandığı bilinmektedir. Gerekiyorsa yasal düzenlemeler de yapılarak en yoksulların ilk önce iş sahibi yapılması bir devlet politikasına dönüştürülmelidir.

       Bir başka çözüm de geçmişte olduğu gibi gruplu (münavebeli) işçi çalıştırma yöntemine geri dönmek olabilir. 6 ay çalışıp 6 ay köyünde, beldesinde dinlenmesi, böylece alınacak işçi sayısının iki katına çıkması sağlanacaktır. İşe giren bir işçi (sosyal güvenceye) sigortaya kavuşacak, piyasanın üzerinde alacağı ücret sayesinde de (çünkü asgari ücretle ve sigortalı bir iş bulmak mucize) asgari ücretin üzerinde bir aylık gelire kavuşacaktır.

    Tüm yetkililerin Zonguldak’ta yaşananlardan yola çıkarak gelecekte neler yaşanabileceğini iyi görmeleri gerekmektedir. Bu konuda valiliğin 200 yılında ODTÜ’ye yaptırdığı çalışma yol gösterici olabilir düşüncesindeyim.Ülke sınırları içinde yaşayan yurttaşların örgütlenmiş biçimi olan devlet, tüm insanların mutluluğunu,geçimini,sosyal güvenliğini,eğitimini düşünmek zorundadır. Bunlar ancak sürekli ve güvenceli bir iş ile mümkündür. Zonguldak insanının da TTK ve Erdemir dışında güvenceli, sürekli bir işe sahip olma şansı bulunma-maktadır. Zonguldak insanını iki sektöre bağımlı bırakmakla, TTK’ya yatırım yapmayarak kömür üretimini düşürmekle devlet Zonguldak’ı göç veren bir kent olmaktan kurtaramaz. Göçle kurulmuş bir kenti yeniden göçe zorlamanın maliyeti alınacak işçilerin maliyetinden fazla olacaktır.

TTK ve İSTİHDAM  2

       Her geçen gün TTK’nın işçi açıkları artıyor. Artan işçi açıklarıyla birlikte kömür üretimi de düşüyor. (4,5 milyon tondan 1,9 milyon tona düştü kömür üretimi) Zonguldak’ta TTK’nın işçi açığının artması demek işsizliğin de artması demek. Bunu 20 yıldır uygulanan özelleştirme, kapatma ve daraltma politikalarının bir sonucu olarak hep birlikte görüyor ve yaşıyoruz.

      Daha önce de belirttiğim hane gelir durumu ve nüfusu belirlenerek işçi alınması önerime ek olarak, bölgemizde (ve tüm dünyada) en fazla ayrımcılığa uğramış olan Çingene vatandaşlarımızın işe alınmasında pozitif (olumlu) ayrımcılık yapılması zorunludur. İster özel olsun ister kamu olsun tüm kurumların insanlara eşitlikçi yaklaşım sergilediğinin göstergelerinden biri de Çingene vatandaşların iş sahibi olmasında aldıkları tutumdur.

          TTK’nın işçi açıklarının giderilmesinde bölgelerin ve köylerin nüfus yapıları mutlaka dikkate alınmalıdır. Kontenjanların nüfus yoğunluklarına göre belirlenmesi bir dengenin oluşmasını da sağlayıp bölgesel eşitsizlikleri önleyecektir.

          Bundan önceki işçi alımlarında Kandilli ve Gökçeler’den nüfus yoğunluklarına göre yeterince işçi alınmadığı herkesçe bilinmektedir. Bu nedenle bu iki beldemizdeki işsiz sayısı birçok köyümüzdeki işsiz sayısından daha fazladır. Bu beldelerimizin nüfusları her geçen gün azalmaktadır. Böyle sürerse belediye olan bu beldeler köye dönüşecektir.

VERİLEN SÖZLER

            Özellikle yerel seçimler sürecinde Yalnızca Kandilli için 500-700 kişi arasında işçi alınacağı sözü verildi. Bu sözleri verenler, iktidar partisinin il,ilçe başkanları ve milletvekilleriydi. Eğer bu sözler seçim almak için verilmiş tutulmayacak sözler ise, çıkıp açıklanmalıdır. Üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen işçi alınması konusunda adım atılmış değil. Fakat halen daha aynı sözler verilmeye devam ediyor.

            İktidarın dolayısıyla devletin güvenilirliği bu sözlerin tutulup tutulmamasıyla test edilecek. TTK’ nın işçi açığı gerçeği ile verilen sözler yanyana getirildiği zaman hemen yarın işçi alınması gerekiyor. “Hazırlıklar yapılmalı” , “Yeni alanlar yaratılmalı” gibi sözlerin bu andan sonra açıklayıcılığı yoktur. Çünkü verilen sözlerin üzerinden geçen zaman, bütün hazırlıkların yapılması için yeterlidir.

            İşçi alınmamasının bir tek açıklaması olabilir: Gerçekte TTK bitirilmek isteniyorsa işçi alınmaz. 5 Nisan Kararları ile hedeflenen, ancak işçilerin ve bölge insanının yoğun tepkisiyle zamana yayılan TTK’nın Karadon-Üzülmez merkezli bir yapıya kavuşturulması gibi bir niyet varsa işçi alınmaz. Böyle bir daralmanın yaşama geçirilebilmesi için 6-7 bin işçi kalıncaya dek işten atmaların (Re’sen emeklilik), işçilerin kendiliğinden emekli olmalarının sürmesi ve işçi alınmaması gerekiyor. 5 Nisan Kararları böyle bir taktiği önüne koymuştu. Termik santralı besleyecek kadar bir üretim yeterli görülmüştü.

       TTK’nın kömür üretmesi ve bölge insanının iş sahibi yapılması isteniyorsa işçi alınmasının acil bir durum olduğunu herkes görüyordur sanırım. Hane gelir durumu, hane nüfusu ve Çingeneleri gözeten bir işçi alımı  Zonguldak Halkı, ülke ekonomisi ve madenler için ertelenemez  bir durumdur.

KÖMÜR GEREKSİNİMİ

          Ülkemizin 10 milyon ton taşkömürü ithal ettiği gerçeği acıdır. Son 1 yıldır kömür fiyatlarının 130 dolar ve üzerine çıkmış olması hükümetin önlem almasını zorunlu kılmaktadır. Demir çelik sektörünün ihtiyacı olan 2,5 milyon ton kömür ihtiyacının dışa bağımlı duruma gelmesi tehlikelidir. Çin’in talep artışının bu hızla sürmesi durumunda kömür fiyatlarının daha da yükseleceği kesindir. Petrolde yaşanan artışın kömürde olmayacağını söylemek ve beklemek bilimsel bir davranış değildir.

         Yapılacak bir düzenlemeyle demir çelik sektörünün taşkömürü ihtiyacını iç pazardan karşılaması sağlanmalıdır. Bunun için de TTK’nın kömür üretimini 5 milyon ton ve üzerine çıkarması zorunludur. Coğrafi yapısı gereği Zonguldak madenlerinde kömür çıkarmak için insan gücü (emek yoğun çalışma) zorunludur. Almanya veya İngiltere’nin teknolojisini bizim ocaklarımızda kullanma olanağı yoktur. Bununla birlikte kömür çıkarma yöntemleri, çalışma koşulları, kömürün yan ürünlerine dönük alanların öne çıkarılmasıyla verimliliği artırmak ve sözde zararı düşürmek olanaklıdır.

        Ayrıca hammadde durumundaki maddelerin üretiminden elde edilen gelirin işlenmiş ara ve son ürünlerden daha düşük olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Dolayısıyla en akılcı yöntemlerden birisi de termik santralın TTK’ya devri olacaktır. Kömürü çıkaran kurum zarar ederken, çıkan kömürü elektriğe dönüştürüp satan kurum kar ediyorsa düşünmek gerekir. Santralın TTK’ya devri ile elektrikten sağlanan kar TTK’nın zararının azalmasını sağlayacaktır. Dünyadaki örnekleri de böyledir. 
TTK ve İSTİHDAM  3

       Bu konuda daha önce yazdığım iki yazıda, hane nüfusu ve gelir durumuna göre en yoksuldan başlayarak işçi alınması gerektiğini belirtmiştim. Bir de Çingene yurttaşlara öncelik verilmesi yönünde pozitif (olumlu) ayrımcılık yapılmasının bugüne kadarki dışlayıcı yaklaşımın telafisi için zorunlu olduğunu yazmıştım.

      Katılır veya katılmazsınız. Ancak ekonomik faaliyetin üretim, pazarlama, yatırım gibi temel gereklilikleri arasında "sosyal fayda" nın da olduğunu unutmamak ve/veya anımsamak gerekiyor. Çünkü herkesin ülke kaynaklarından emeği ve bilgisi ölçüsünde yararlanma hakkını vermek ve tanımak gerekiyor. Nasıl ki işsizlik kişilerin kendi seçimi değilse ve uygulanan ekonomik politikalar en önemli etken olarak belirleyici oluyorsa; iktidarlar bu gerçek doğrultusunda "en mağdur" olanları  koruyucu uygulamalara gitmek  zorunda.

      TTK' ya işçi alımının bir de teknik yanı var. Bilindiği gibi madencilik ağır bir iş kolu. Üretimin yapıldığı (-400 , -600 metre) yerin altındaki ısı, basınç, hava (solunum) durumu yer üstüne benzemiyor. Bunlara çalışma koşullarının ağırlığı da eklenince herkesin madencilik yapamayacağı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

       Bundan önceki işçi alımlarından sonra yaşanan sanat değişikliği, raporlu olarak yer üstüne çıkma, yan (daha kolay) servislere geçme gibi olumsuzluklar unutulmamalıdır. (Bu arada hemen belirtmeliyim ki, bu olumsuzluklar TTK -KİT- düşmanlarının propagandasını yaptığı ölçülerde olmadı hiçbir zaman. Çünkü birçok sanatın kadro açığı giderilmediği için zorunlu yer değişiklikleri yapıldı...yapılıyor. Birileri de bunu kullanarak TTK -KİT- düşmanlığı yapıyor.)

YÖNTEM ÜZERİNE

            TTK' ya yapılacak işçi alımında; (en yoksullar belirlendikten sonra)  sağlık muayeneleri ocak içi koşullara göre yapılmalıdır. Geçen dönemden örnekleri var; epilepsi (sara), şizofreni, gece körlüğü, tansiyon sorunu... olanlar işe alındı. Bir kısmı daha sonra doktor raporuyla yer üstüne çıktı. Elbette bu tür rahatsızlıkları olanlar da işe alınmalı. Ancak madenci olarak değil...

            Öyleyse 400-600 metre yer altının basınç, ısı, hava (solunum), hatta çalışma koşulları yer üstünde oluşturulmalı; işe alınacaklar burada belirli bir süre tutulduktan sonra nabzı, tansiyonu, psikolojisi gibi doktorların belirleyeceği ölçütlere göre gözlenmeli ve sağlık  durumu uygun olanlar seçilmelidir. Gerekiyorsa İş Yasası'ndaki deneme süresine ilişkin uygulama yaşama geçirilmelidir. 2 aylık çalışma sonrası verimli olamayanlar işe alınmayarak, yerlerine yedektekiler çağrılmalıdır.

            Madenciler arasında da espri konusu olan; kendisi 50 kg. gelen bir adamı işe alıp 10 tane direk taşıtamaz, 3 tane tonluk araba dayandıramazsanız işi yürütemezsiniz. Bir de işe aldığınız adamın sağlığı uygun değilse hiç verim alamazsınız.

            Yani; işe işçi almış olmak için değil, işyerinde verimli olabilecek işçi almak için yola çıkılırsa kurum-lar ve ülke ekonomisi kazanır. Bu yöntem torpilin, rüşvetin, dedikodunun en aza inmesini sağlayacaktır. Ve herkes rahat hareket edecektir.

Kurum Yöneticilerinin, Sosyal Hizmet uzmanlarının, Yerel Yönetim temsilcilerinin, Sendikanın,  İşçi Bulma Kurumu yetkililerinin ve Meslek Odalarının oluşturacağı bir komisyon işçi alımları konusunda görevlendirilmeli, siyasetçilerin müdahale etmemeleri sağlanmalıdır.

            Bunların dışındaki her uygulama ve tutum şaibeli olarak algılanacaktır. Kurumun ve yerel siyasetin rahatlaması için böyle bir yaklaşım gereklidir. 

İŞÇİ AÇIĞI BÜYÜYOR

            İşçi açığı her geçen gün büyüyor. Gününü dolduran emekli oluyor. TTK' da işçi açığı üretimin düşmesi anlamına gelmektedir. Bir zamanlar 4,5-5 milyon ton olan üretim 1,9 milyon tona düştü. Herkes bunu görmek zorunda. İşçi açığı demek 130 dolar ve üzerinde fiyatlarla kömür ithalatı demek. Zonguldak' ın altında çıkarılmayı bekleyen 1,3 milyar ton kömür hem ilimizi hem de ülkemizi rahatlatacaktır. Yani sorunun ekonomik yanı gözardı edilemeyecek noktalara gelmiştir.

            Yılda 10 milyon ton taşkömürü ithalatı üzerinde siyaset yapılamayacak kadar önemli bir durum olarak karşımızda durmaktadır. İthalata verdiğimiz döviz ve kullanmadığımız yer altı kaynaklarımız bizim daha nesnel ve toplumsal çıkarları gözeterek düşünmemiz gerektiğinin kanıtıdır.

salim çalık



8 Ocak 2013 Salı

MADEN OCAKLARINDAKİ KAZALARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



Türkiye Taşkömürü Kurumu’na bağlı Kozlu Müessesesi’nde meydana gelen metan degajı (ani metan basıncı ve buna bağlı göçük, zehirlenme) sonrası 8 maden işçisi yaşamını yitirdi. Bu satırların yazıldığı sıralarda metan degajının olduğu alanda ulaşılamayan işçilerin bulunduğu ve ölü sayısının artabileceği belirtiliyordu.

Maden ocaklarındaki kazalarda iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleriyle birlikte, madenlerdeki özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarının etkileri de dikkate alınmak zorunda. Kamuya ait ocaklardaki kazalarda ölüm oranları fazla gibi görünse de; çalışan işçi sayısı, üretim miktarı gibi unsurlar dikkate alındığında özel ocaklardaki kaza oranlarının çok yüksek olduğu görülecektir. Fakat neresinden bakarsak bakalım madenlerdeki kaza oranında Avrupa 1.si, dünya 3.sü olduğumuz gerçeği orta yerde duruyor.

Son yıllarda yaşanan grizu ve göçüklere bağlı kazalar kaza olmaktan çıkıp cinayete dönüşmüş durumda. Madencilik deneyimi ve birikimi olmayan şirketlere verilen galeri açma ve işletmecilik işleri, yeterli ve yerinde yapılmayan denetimler, ilgili bakanlıkların ilgisizliği, toplumun duyarsızlığı, sendikaların eylemsizliği ve suskunluğu bu cinayetlerin kanıksandığını da gösteriyor.

DENETİMSİZLİK ve KADERCİLİK
Çalışma Bakanlığı görünürde ocakları denetliyor. Fakat bu denetimler sonrasında bile büyük çaplı grizu ve göçüklerin (Balıkesir- Dursunbeyli, Bursa- Mustafa Kemal Paşa) yaşandığı gerçeği  şirketlerin korunduğu, işçilerin kar hırsına ve  üretimin artırılmasına kurban edildiğini kanıtlıyor adeta.

17 mayıs 2010 tarihinde TTK’ya bağlı Karadon Müessesesi’nde taşeron şirketin galeri açma işini yaptığı ocakta meydana gelen patlama sonrası başbakanın “mesleğin doğasında var” diyerek madencilerin ölümünü kadere bağlaması, çalışma bakanının “güzel öldüler” diyerek adeta dalga geçmesi denetimsizliği ve kaderciliği veciz biçimde dile getirmiş oldular.
Sendikaların ve meslek örgütlerinin bu kazalar sonrası açılan davalarda müdahil olmamaları ise üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konu belki de…

Kağıt üzerinde tüm işletmelerde iş güvenliği birimleri var. Fakat birçok maden işletmesinde grizu ve büyük çaplı göçüklere müdahale edebilecek tahlisiye birimleri yok. (Bu nedenle özel ocaklardaki grizu ve göçüklere müdahale için öncelikle TTK birimleri gönderiliyor.)

İşletmelerdeki iş güvenliği mühendis ve personeli o işletmenin çalışanı. Dolayısıyla maaşını, ek ödemelerini, terfisini vb. yapan işverenin iş güvenliği önlemleri başta olmak üzere, eksikliklerini, araç gereç gereksinimini, tehlike anında işin durdurulup ocağın boşaltılmasını sağlaması oldukça zor.

ÖNERİLER
Tüm işletmelerdeki iş güvenliğinden sorumlu müdür, başmühendis ve mühendisler görev yaptıkları işletmenin değil Çalışma Bakanlığı’nın kadrosunda olmalıdır. Böylece işten atılma, sosyal haklar, terfi gibi endişelerden uzak ve doğrudan bakanlığa karşı sorumlu olacağından gerekli önlemlerin alınması için müdahalede bulunabilecektir. (Bu personellerin maaşları çalıştıkları firma tarafından Çalışma Bakanlığı’nın hesabına yatırılabilir.)

Bakanlık bünyesinde işyeri denetimleri için kurulacak birimlerde; ilgili işyerindeki işçi ve kamu sendikalarının, meslek örgütlerinin temsilcilerinin bulunması sağlanmalıdır.

Özel ocaklar başta olmak üzere belirlenen eksiklikler grizu ve göçüğe neden olabilecek durumdaysa üretim durdurulmalı, bu eksikliklerin giderilmemesi durumunda maden işletmesi kamulaştırılarak çalışan işçilerin işsiz kalması önlenmelidir.

Kamuya ait ocaklar da dahil, taşeronlaştırmadan vazgeçilmelidir. Aynı işyerinde birden fazla şirketin bulunması iş uyumunu ve ana işverenin denetimini engellemektedir.

Taşeronların çalıştığı ve neden oldukları kazalar sonrası ortaya çıkan tüm maddi ve manevi kayıplar, ocakta meydana hasar ve iş kayıplarının bedeli taşerondan tahsil edilmelidir.

Grizu ve göçükler başta olmak üzere iş kazaları sonrası görülen mahkemelerde işçi ve kamu sendikaları müdahil olmalıdır.

Sendikalar imzaladıkları toplu iş sözleşmelerinde iş güvenliğini düzenleyen maddelere sendika ve meslek örgütlerinin etkisini (hatta yetkisini) artıran hükümler için tüm güçlerini kullanmalılar.

Tüm maden işletmelerinde tahlisiye istasyonlarının kurulması zorunlu duruma getirilmeli, küçük ölçekli oldukları için tahlisiye istasyonu kurmaktan kaçınan fakat birbirine yakın ocakların ise ortaklaşa olarak tahlisiye istasyonları kurmaları Çalışma Bakanlığı tarafından düzenlenmelidir.

salim çalık / 8 ocak 2013


21 Aralık 2011 Çarşamba

hattat devletten büyük mü


bir milletvekili "ya işbaşı yapacaksınız ya da hepiniz tazminatsız olarak işten çıkarılacaksınız ve işyeri de kapatılacak. sonra hiçbiriniz iş istemek için bana gelmeyin" diyebiliyorsa, "vekilim sen devlet değil misin?" sorusuna "evet ben devletim" yanıtını verebiliyorsa... soru şu:DEVLET BÖYLE Mİ DAVRANIR? evet sermayeden yana tarafsa böyle davranır. yoksa devlete ait bir madende rödevansla çalışan işverenin; "KAPATIRIM" tehdidine; "KAPATIRSAN KAPAT. Türkiye Taşkömürü Kurumu İŞLETMEYE DEVAM EDER" diyemeyen bir vekil ve devlet emekten yana, ülkenin kaynaklarının üretilmesi ve dağıtılmasında adaletten yana olamaz zaten... bunu duyumsadığı için olsa gerek "VEKİLİM HATTAT DEVLETTEN BÜYÜK MÜ?" diye sordu işçiler....

15 Aralık 2011 Perşembe

HEMA İŞÇİSİ EYLEMDE



Zonguldak’ın Ereğli İlçesi’nde faaliyet gösteren Hattat Holding’e bağlı HEMA Kandilli İşletmesi’nde çalışan maden işçileri, ücret zammı ve yıllık 1 ton yakımlık kömür isteklerini ilettikleri işverenin olumlu yanıt vermemesi üzerine 14.12.2011 tarihinde 16:00-24:00 vardiyasında iş bıraktı.

İşçiler 3 yıla yakın bir zamandır ücretlerine yapılmadığını ve Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda işçilere sosyal hak olarak 3 ton kömür verildiğini dile getirerek; “aylık 700 Tl. ile 1100 Tl. arası bir ücret karşılığı yerin 500 metre altından kömür çıkarıyoruz. Yaptığımız işin zorluğunu anlatmaya gerek yok. Neredeyse asgari ücret sayılabilecek bir ücretle ve herhangi bir sosyal hakka sahip olmadan madende çalışmak yaptığımız işin karşılığı değildir.” diyerek; işverenin kendilerine kulak vermesini, kamuoyunun kendilerine sahip çıkmasını istediler.

İşçilerin eyleme başlamasının hemen ardından HEMA Kandilli İşletmesi yöneticilerinin, jandarmaya haber vererek sorunu asayiş sorununa indirgemesi, işçileri taşıyan servis şoförlerini arayarak, gece vardiyası ve gündüz vardiyası işçilerini işyerine getirmemelerini söylemesi, eylemin diğer vardiyalarda çalışan işçilerle bütünleşmesini engellemeye yönelik bir tavır olarak algılandı.

15.12.2011 sabahında işyerinin giriş kapısına “iş güvenliği” gerekçesi öne çıkarılmış bir duyuru asan HEMA yönetimi, “İşyerinin ikinci bir duyuruya kadar tatil” etti. Ocak içerisinde yapılması zorunlu işleri yapacak olan ve adları giriş kapısında yazılı olan işçilerin dışında, diğer işçilerin işyerine girmelerine izin vermeyen HEMA Kandilli İşletmesi yönetiminin bu eylemi gerekçe yaparak çok sayıda işçiyi işten çıkarabileceği konuşuluyor.

İşçiler geçmişte kendilerine ücret zammı ve sosyal hak konularında sözler verildiğini, bunun da 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34.maddesindeki “ücretin zamanında ödenmemesi, sözleşmenin uygulanmaması durumunda, işçiler iş görme borcunu yerine getirmeyebilirler. Bu eylem toplu nitelik kazansa bile grev olarak değerlendirilemez.” hükmünün ihlali anlamına geldiğini belirtiler.

İşçiler dün geceden bu yana işletme önündeki bekleyişlerini sürdürürlerken, eyleme Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda örgütlü Genel Maden İşçileri Sendikası Armutçuk Şubesi destek veriyor. HEMA yönetiminin kabul etmesi durumunda; Kandilli Belediye Başkanı, Gökçeler Belediye Başkanı, Kdz Ereğli Belediye Başkanı, Kdz Ereğli Muhtarlar Derneği, Genel Maden İşçileri Sendikası’nın arabuluculuk yapabilecekleri belirtiliyor.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Hema Kandilli İşletmesi'nde Göçük


16.02.2010 tarihinde Hema Kandilli Kömür İşletmesi'nde (Kdz Ereğli) gündüz vardiyasında meydana gelen göçükte Osman Aykanat yaşamını yitirdi.

5-6 aylık maden işçisi olan osman aykanat geride bir eş ve iki çocuk, bir de ekmek parası için yerin 500 metre altında çalıştığı ocakta bir ömür bıraktı.
İşçilerin 640-850 TL arası ücretle çalıştığı, sık sık ücretleri ödenmediği için iş bırakan, kazanın olduğu sırada 7 aylık yemek parası, taşeronla iş akitleri fesh edilip Hema bünyesinde çalışmaya başlamalarına rağmen ihbar tazminatları ödenmeyen işçiler durumlarını kölelik olarak tanımlıyorlar. tekrar taşeronlara devredilecek olmalarını, 2 yılı aşkın zamandır ücretlerine zam yapılmamış olmasını ve ihaleye giren taşeronların ücretlere ilişkin olumlu yaklaşım sergilemeyişlerini köleliğin göstergesi olarak anlatıyorlar.
ömürlerini, canlarını bıraktıkları madenlerde kömürü çıkaran madenciler ürettiklerinin, emeklerinin karşılığını almak, insanca koşullarda çalışmak ve yaşamak istiyorlar.

16 Aralık 2009 Çarşamba

kandilli hema işletmesi'nde eylem...

Hema Kandilli İşletmesi'nde üç gün boyunca hiç işyerinin dışına çıkmaksızın kuyubaşında, bulabildikleri üstü kapalı mekanlarda beklediler.

İşverenin olumlu bir adım atmasını beklerlerlerken;

Zonguldak'ta bir madenci örgütü olan Genel Maden İşçileri Sendikası başta olmak üzere emek örgütlerinin bir kez olsun ziyaret edip destek açıklamasını beklediler.

8 ay önce oy almak için kapılarını, mahallelerinin yollarını aşındıran siyasetçilerin bir kez olsun emekten yana, (ölmeden-hak arayan) madencilerden yana cümle kurmalarını beklediler.

Bazı internet sitelerine ve yerel basına taşıyabildikleri sorunlarına, işverenlerin hukuksuz uygulamalarına karşı Bölge Çalışma Müdürlüğü'nden, valilikten, kaymakamlıktan, kamu gücünü kullanan birilerinin hukuku uygulamasını beklediler.

Beklediler ki; gasp edilen ücretleri ödensin, 1 yıldır ödenmeyen yemek paraları ödensin, yasadışı biçimde ücretlerinin kesilmesi karşısında bir yetkili çıkıp "bu yaptığınız suçtur. madencilere, işçilere bunu yapamazsınız." desin.
Beklediler ki, adında "madenci" , "kdz Ereğli" vs. yazan dernekler yanlarına gelsin.

Beklediler ki, meslek örgütleri madencilerin çalışma koşullarıyla ücretleri arasındaki uçurumu dile getirip, bilimsel bir destek sunsunlar.

Beklediler ki; Kandilli'nin, Ereğli'nin, Zonguldak'ın ve ülkenin siyasetine yön verenler, yön verme iddiasında olanlar, ükeyi ve dünyayı değiştirmeye yeminli Zonguldak'taki çocuklar Kandilli Hema'daki madenci çocukların seslerini duysunlar....

VE EYLEMLERİNİ BİTİRDİLER

Kendi çığlıklarıyla bulundukları alanın duvarlarını zorlayan ve çatlaklar yaratan Kandilli Hema İşletmesi'ndeki madenciler tüm yalnızlıklarına, eksikliklerine, deneyimsizliklerine rağmen başlattıkları ve üç boyunca işyerinde kuyubaşında yatıp kalkarak sürdürdükleri eylemlerini işverenin aşağıdaki önerilerini kabul ederek sonlandırdılar.

Ana işveren durumundaki Hema; işyerindeki en büyük taşeronun sözleşmesini sona erdirerek; işçileri kendi kadrosuna alacaktır.
Geriye dönük tüm alacakları Hema ödeyecektir.
Eylem gerekçesiyle hiç kimse işten çıkarılmayacaktır.

Yarın (16.12.2009) tüm işçiler Hema'da işe başlamak üzere sözleşme imzalayacaklar. iki yıldır zam almadan çalışan maden işçileri yılbaşından sonra ücretlerinde tatmin edici bir iyileştirme isteklerini de işverene ileterek, yeni atanan işletme müdürüne makul bir zaman vermekten yana görüş belirtiyorlar. Bu arada Hema'nın çalışanı olacakları için maaşlarını düzenli alacak olmak bile birçok madenciyi memnun etti.

Not: Kandilli Hema İşletmesi'ndeki madencilere destek açıklayan CHP Ereğli İlçe Örgütü ve Kandilli Dayanışma Evi Derneği işletmeye giderek işçileri ziyaret ettiler. Bu eylem Hayat Tv. ve Birgün Gazetesi dışında ulusal ölçekte yayın yapın bir yayın organında haber olamadı. Olduysa da bize ulaşmadı.
salim çalık

14 Aralık 2009 Pazartesi

Hema Kandilli İşletmesi'nde Eylem


Kdz Ereğli Kandilli Hema Kömür İşletmesi'nde çalışan maden işçileri 14.12.2009 tarihinde 24:00_08:00 vardiyasında iş bıraktı. Geçtiğimiz ay 1 ocakta yangın çıkmasını gerekçe göstererek 650-1000 TL. arasında değişen son maaşlarından % 20 kesinti yapacağını belirten işvereniuyarmak, geçmiş aylardan ödenmeyen 2 aylık maaşlarının ve yaklaşık 1 yıldır ödenmeyen yemek paralarının tümünün ödenmesi, maaşlarında eksiltmeye gidelmemesi talepleriyle gece vardiyasında çalışan işçiler ocağa girmedi.


Geçtiğimiz yıllarda da maaşlarına zam yapılmaması, ödenmeyen maaşlarının ödenmesi, yemek paralarının verilmesi talepleriyle eylem yapmış olan Hema İşletmesi maden işçileri her seferinde işveren temsilcilerinin kendilerine söz verildiğini, 1-2 aylık iyileşmeler sonrası tekrar maaş ödemelerinin geciktirildiğini, 1 yıldır yemek paralarının ödenmediğini, en son 12. ay maaşlarından % 20 kesinti yapılacağının söylenmesinin bardağı taşıran son damla olduğunu belirttiler.


Bazı maden işçileri en son Bursa'da yaşanan maden dcağındaki grizuyu da anımsatarak; "Kelle koltukta ocağa giriyoruz. İşverenin bize söylediği işi yapıyoruz. Bugüne kadar iş kazası sonucu ölen ve sakat kalan arkadaşlarımız da oldu. Yaptığımız işin zorluğu ve riskini düşündüğümüzde bize reva görülen bu sefalet koşullarını kabul etmiyoruz. Tüm yetkililerin ellerini vicdanına koyup verdikleri kararı gözden geçirmeye, kamuoyunu hassas olmaya çağırıyoruz." dediler.


salim çalık

10 Temmuz 2009 Cuma

HEMA KANDİLLİ KÖMÜR İŞLETMESİNDE İŞ BIRAKMA EYLEMİ



HEMA KANDİLLİ İŞLETMESİ'NDE İŞ BIRAKMA EYLEMİ
Hema Kandilli Kömür İşletmesi'nde çalışan maden işçileri maaşlarının geciktirilmesi, 8 aylık yemek paralarının ödenmemesi ve 1 yılı aşkın zamandır ücretlerine zam yapılmaması nedeniyle 08:00-16:00 vardiyasında ocağa girmeyerek iş bıraktılar.

Maaşlarının geciktirilmesi nedeniyle elektrik, telefon, su faturaları, esnafa olan borçları, kredi kartı taksitleri gibi ödemelerini zamanında yapamadıkları ve mağduriyet yaşadıklarını belirten maden işçileri; ücretlerinin ödenmesi,8 aydır aydır verilmeyen yemek paralarının ödenmesi, ücretlerine zam yapılması gibi taleplerini
işverene bildirerek ocağa girmediler. İşveren temsilcilerinin maaşların bu akşam (09.07.2009) hesaplara yatırılacağını ve pazar (12.07.2009) günü çekebileceklerini söylemelerine rağmen işçiler eylemlerine devam etti.

Kendiliğinden gelişen ve yalnızca kazı-üretim işçilerinin başlattığı eylem 16:00-24:00 vardiyasına gelen maden işçileri tarafından da sürdürülüyor.

2005 yılından bu yana 3 gün iş bırakma ve işyerini terketmeme eylemi dahil birçok kez eylem yapan HEMA Kandilli Kömür İşletmesi'nde çalışan işçilerin bır kısmı daha önceki eylemden sonra 20 kişinin işten çıkarılması nedeniyle tedirginlik yaşadıkları için eyleme destek vermiyor. Ancak bir maden işletmesi olan Hema Kandilli İşletmesi'nde kazı-üretim işçilerinin iş bırakmaları işyerinde işin tümüyle durması anlamına geliyor. Bazı işveren temsilcileri işletmenin zarar ettiğini ve zam verilemeyeceğini, maaş ödemelerindeki gecikmenin de bu yüzden olduğunu söyleyerek işçileri eylemden vazgeçirmeye çalışıyorlar.

HEMA İŞÇİLERİ ÜCRETSİZ İZİNE ÇIKARDI
8 aydır yemek paralarının verilmemesi ve ücretlerinin zamanında ödenmemesi, 1 yılı aşkın zamandır ücretlerine zam
verilmemesini protesto etmek amacıyla 09.07.2007 tarihinde 08:00-16:00 ve 16:00-24:00 vardiyalarında iş bırakma
eylemi yapan HEMA Kandilli Kömür İşletmesi'nde çalışan işçiler ücretsiz izine çıkarıldı.

Gündüz vardiyasının başlattığı iş bırakma eylemini 16:00-24:00 vardiyasının da sürdürmesi üzerine HEMA Kandilli
İşletmesi yetkilileri, saat 17:30 sularında tüm işçilerin pazartesi gününe kadar ücretsiz izine çıkarıldığını belirterek işyerinde bekleyen
işçileri evlerine gönderdi.

salim çalık

YEDİ MART SEKSENÜÇ ÜÇ MART DOKSANİKİ VE TÜM MADEN ŞEHİTLERİNE

hangi köyün yüreği / hangi ananın gözyaşları / tutabilir yasınızı // bilmem kaç yedi kat altında / yatarken yerin / okuttular kur’an’ınızı / yatış şeklinizi bile bilmeden // ilk size kuruldu/ cenazesiz gömütlükler/ -dünyada yüreğim gömüt size-// bilmem kaç yedi kat altında yerin / yatarken sizler / yemin ettim böylesinin sürmeyeceğine // yemin ettim/ yatış şeklinizi bilmeden// bilin ki dostlarım / dimdik ve ayaktasınız / yüreğim gömüt size...// Armutçuk-Kozlu 10/03/92 / salim çalık / GÜLMEKLE AĞLAMAK ARASI (sf.36)

geleceğe dikiliyor gömüt taşları



biliyorum
kendisini kirleterek tükeniyor
umutla süslenmiş gelecek günler

şimdi
bir bir içime gömülüyor
yaşamda alacağı kalan çocuklar
ömrü metaya değişilen işçiler
içime gömülüyor
töreye kurban edilen kadınlar
ve karşılıklı dağlara sürülüyor gençler
gömüt taşları geleceğe dikiliyor
gömüt taşları iki parça yüreğime

şimdi
tepeden tırnağa utançla
__ipe çekiyorum mutluluk düşlerimi
acı ve hüzün ötesi yaralı duygularla
__tenime gömüyorum gülüşlerimi

………………kasım-aralık 2007
salim çalık