Eve gidiyordum. Tanıdığım gençlerden biriyle karşılaştım. Konuşmak istediğini söyleyerek kahvehaneye çağırdı. Daha sonra bir-iki derken yedi kişi oldular. Hepsi işsiz. İçlerinde askerliğini yapmış olanlar var. Lise sonda okuyanlar, üniversite sınavına girecek olanlar var.
Ortak kaygıları işsizlik ve yoksulluk. Bazıları kısa süreli işlerde çalışarak harçlıklarını çıkarmış olmanın günlük hazzını yaşıyorlar. Ancak sigortalı bir işe girememiş olmanın yarattığı gelecek kaygısı da, çıkacak bir iş olanağını kaçırmamanın telaşı da seziliyor konuşma aralarında.
Yaklaşık 3,5 saat süren keyifli ancak hüzünlü bir konuşma sonrası hem üzüldüm,hem sevindim.
ÜZÜLDÜM
Üzüldüm. Çünkü, toplum içinde varolmak ve ayakları üzerinde durabilmek için çırpındıkça umutsuzluğa kapıldıklarını gözlemledim. Israrla: “Nolacak abi bizim halimiz” sorusunu ve geçmişten bugüne kendilerine verilen iş sözlerini anımsatıyorlar. Üzüldüm. Çünkü, boşa çıkarılmış umutların ve köreltilen güvenin izlerini gördüm konuşmalarında.
Alacaağzı’nın üretime geçeceği anı bekliyorlar. Böylece ocağa (işe) girme olanağı bularak yarınlarını kurtaracaklarını düşünüyorlar. 700-800 YTL. arası bir aylık ücret, düzenli olarak ödenecek sigorta primi yetiyor onlara.
TTK’da çalışıyor olmam nedeniyle; “Alacaağzı ne zaman başlar abi?” sorusuyla neredeyse her gün karşılaşıyorum. Bu sohbet sırasında da soruldu.
Üzüldüm. Çünkü, sigara, çay-kahve paralarını bile ailelerinden istemek zorunda kalmalarının ezikliğini duyabiliyorum. Canı çok sıkılıp da paylaşmak isteyenler bunu da anlatıyorlar zaten. Belki yardımcı olabileceğimi düşünüyorlar. Belki de yalnızca rahatlamak için anlatıyorlar. Üzüldüm. Birşey yapamıyor olmanın ezikliğini duyumsadım içten içe.
SEVİNDİM
Sevindim, Çünkü, kendilerini en çok etkileyen ve ilgilendiren işsizlik sorunuyla birlikte ülke sorunlarına da duyarlılar.
Ermeni sorunu, Kıbrıs, AB gibi uluslararası sorunların yanında Apo’nun yeniden yargılanması, gelir dağılımındaki adaletsizlik, Erdemir’in özelleştirilmesi gibi ulusal sorunlara da duyarlılar. Ulusal ve bölgesel gündemlere uzak değiller.
Ancak, uluslararası sorunlar dahil olayları Kurtlar Vadisi dizisinde izledikleriyle paralellikler kurarak açıklamaya çalışmak gibi kolaycı eğilimleri var. Elbette etkileşimler de yaşanıyor. (Fakat söz konusu dizide devlet dışında herkes görülüyor. Bu noktada yaşanan etkileşimlerle liselerde konseyler kuruluyor. Baronların elleri öpülüyor. Bunları gazete haberlerinden izliyoruz zaten.) Gerçi bizim gençlerin konsey ve baronları yok.
Sohbet sırasında gördüğüm ve beni en çok sevindiren olay: Gençlerin açık sözlü ve dürüst olmalarıydı. Yaklaşık 3,5 saat. Sıkılmadan, bıkmadan aramıza duvarlar örmeden hoş bir sohbet. Ve düşündüm. Bu ülkeyi yönetenler bu gençler kadar düşünüyorlar mı, “Bizim halimiz ne olacak abi?” sorusunun yanıtını. Sanmam. Oysa çalışmaya hazır, pırıl pırıl bir gençlik tüm iyimserliğini koruyarak aş-iş ve sigorta umuduyla bekliyor.
“Devlet iş kapısı olmaktan çıkmıştır” sözü bile onların devletten beklentilerini yok etmiyor. “Devlet bize iş bulmayacak, iş alanları yaratmayacaksa vatandaşlıktan da atsın.” diyor biri. Bol bol çay ve sigara...Bakıyorum bur rahatsızlık, bir sıkılma duymaksızın saat 23:30’a kadar konuşmuşuz.
Gördüğüm en önemli şey; karşılıklı olarak birbirimize değer verdiğimizi duyumsadıkça daha içtenlikli bir hava oluşuyor. Ve bizim bu tür sohbetlere ne denli gereksinim duyduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyorum eve giderken.
Ve işsizlik psikolojisinin gençler üzerinde yarattığı düşünsel yıkımı görmenin, elimden birşey gelmeyişinin ezikliği içerisinde varıyorum eve. Söze dönüştürebildikleri çaresizliklerini ve sıkıntılarını paylaşabiliyorum ancak. Ya söze dönüşmeyen ve yüreklerini kemirenler...
Yollarımız başlıklı yazım sonrası duyarlılık göstererek girişimlerde bulunan Kaymakamımız Sayın Aziz İNCİ’ye teşekkür ederim. Sıra diğer ilgililerde.
dünyanın en ağır işkollarından biri olan madencilik tarihine, madencilerin günlük yaşamlarına ilişkin olarak yazı, şiir, belge vb. paylaşmak, madencinin sesine ses vermek... çünkü; insanlığın toprağa saldığı köktür madenci ................................salim çalık
HOŞ GELDİNİZ
maden ve madenciliğe ilişkin yazı, fotoğraf, belge ve bilgilerin paylaşılması amacıyla hazırladığım bu sayfaya isteyen herkes katkı sunabilir. bilgi örgütlendikçe anlam kazanır, insan öğrendikçe...
gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2008 Pazartesi
Gençlik 1
Kıymetini bilmek gerekir yaşamımızın. En çok da genliğimizin. İnsan ömrünün düşlere en açık dönemi olan gençlik aynı zamanda yolumuzu büyük ölçüde belirlediğimiz dönemdir. Kıymetini bilmek gerek.Gençlerin kıymetini bilmek gerek. Toplumun en dinamik, en uç, en deli dolu, yaşamının yönünü belirlemek için en çok arayış içinde olan kesimini oluşturan gençliği anlamaya çalışmak gerek. Var olan alışkanlıkları zorlayan davranışlarına karşı çıkmadan önce, kendimizin de aynı süreçlerden geçtiğimizi anımsamamız yeterli olacaktır. Göreceğiz ki, bu doğal bir süreç...
Bizi kendisine benzetmeye çalışan ailelerimize, çevremizdekilere, (toplum komiserlerine) nasıl karşı geldiğimizi, bazen yalnızca karşı olmak adına kendimizin bile onaylamadığımız davranışlara nasıl yöneldiğimizi anımsamalıyız. Deneme yanılma yöntemiyle öğrendiklerimizden çıkardığımız dersle; hiç olmazsa gençliğin bizden sonra gelenlerin özgürlüğünü ve özgünlüğünü zedelemeyecek bir tutum alabilmeliyiz. Deneyimlerimizi aktaralım. Fakat bırakalım gençlik kendi yolunu kendisi çizebilsin. Bu onların kendisi olmalarını sağlayacaktır. Birey olmalarının önünü açacaktır.
YİTİK KUŞAK
Gençlik bir korku kaynağı olarak görüldü yıllarca. Şu an bile izdüşümlerini görüyor ve yaşıyoruz. 1990’ların gençliği yitik bir kuşak olarak bugüne geldi. 12 Eylül darbesi yok ettiği özgürlüklerle en çok gençliği baskı altına aldı. Devleti kendi yurttaşlarından korumak uğruna oluşturmaya çalıştığı kültür en çok gençliği hedefledi.
Ülkemizin bugün içinde bulunduğu sorunlara çözüm üretmek, muhalefet etmek, üretilen çözümlere katkı sunmak gibi eylemler içinde bulunması gereken gençlik kendisini bile düşünmüyor. Ve çeşitli araçlarla topluma seslenen birçok kişi genliğin tepkisizliğinden, duyarsızlığından, üretken olmayışından rahatsızlığını dile getiriyor. Gerçekte anlatılmak istenen: Toplumun en dinamik unsurunun gerek duyulan yerlerde ve zamanlarda kendini düşünmekten öteye geçemeyişinin rahatsızlığıdır.
Ancak, 12 Eylül’ün üzerinden geçtiği bur kuşaktan fazla bir şey beklememek gerek. Çünkü 12 Eylül yitik bir kuşak yarattı. Bu kuşak bugün gençliğini yaşıyor. Sorgulamaktan uzak, ezberci eğitim sistemi, sürekli tehdit unsuru olarak görüldüğünün duyumsatıldığı bir baskı, medyada bencilliğin yüceltildiği bir kültür erozyonu, geçmişin olumsuz deneyimlerinden korumak adına aile ve çevre tarafından denetim altında tutulması gerektiği anlayışının egemen kılınması sonucu ortaya çıkan bugünkü durumun sorumluları gençler değil.
ÖZGÜRLÜK
Gençliğin özgürlüklerinin elinden alındığı, denetlenmeye çalışıldığı ve gençliğin suç işleme, yanlış yapma potansiyeli yüksek olarak görüldüğü sürece toplumsal gelişim sağlanamaz. İnsan ömrünü; doğar, büyür, gelişir ve ölür diye anlatırız bazen . Gençlik, büyümeyi ve gelişim öncesini kapsadığı için daha da önem kazanıyor. Gençlik insanlaşma (ya da toplumsallaşma) sürecinin en önemli evresidir.
Oluşturacağımız eğitim sistemi ile sorgulamayı ve öğrenmeyi sağlamalıyız. Toplumsal düzeni sağlamak için oluşturulan yasaların baskıcı değil özgürlükçü olmasını amaçlamalıyız. Orta öğretim çağından başlayarak her yerde ve koşulda genliğin katılımıyla oluşturmalıyız tüm kurumları ve kurulları. Suç işleme potansiyeli yüksek bir kesim olarak görmekten vazgeçmeliyiz gençliği. Unutmamamız gereken en önemli şey: Kişisel gelişimini kendi seçimi ile oluşturamamış, baskı altında tutulmuş, eğitimi öğrenmek değil de diploma almak olarak gören gençlik kendisine bile yararlı olamaz. Ve tehlikeli olma potansiyeli vardır. Çünkü kendisini ifade edememiş olmanın verdiği eziklikle, kendisini baskı altında tuttuğunu, ezdiğini, yok saydığını düşündüğü insanlara karşı geliştirdiği içsel öfke ve nefretin nerede ve nasıl patlayacağını hiçbirimiz bilemeyiz. Son yıllarda hızla artan suç oranları tek başına yoksulluğun ve göçlerin sonucu değil. Yoksa, küçük miktarlardaki hırsızlık ve kapkaçların bile ölümle sonuçlanmasının insani yanını göremeyiz. Birçok olayda öfke ve nefret dışa vuruluyor. Gençliğin dönüştürücü ve değiştirici gücünü toplumsal gelişim sürecine katmak, en başta gençlerin olmak üzere tüm toplumun yararınadır. Korkmadan, ürkmeden gençlerin özgürlüklerinden ve insanlığa sunacaklarından keyif olarak gururla bakabilmeliyiz dünyaya.
Bizi kendisine benzetmeye çalışan ailelerimize, çevremizdekilere, (toplum komiserlerine) nasıl karşı geldiğimizi, bazen yalnızca karşı olmak adına kendimizin bile onaylamadığımız davranışlara nasıl yöneldiğimizi anımsamalıyız. Deneme yanılma yöntemiyle öğrendiklerimizden çıkardığımız dersle; hiç olmazsa gençliğin bizden sonra gelenlerin özgürlüğünü ve özgünlüğünü zedelemeyecek bir tutum alabilmeliyiz. Deneyimlerimizi aktaralım. Fakat bırakalım gençlik kendi yolunu kendisi çizebilsin. Bu onların kendisi olmalarını sağlayacaktır. Birey olmalarının önünü açacaktır.
YİTİK KUŞAK
Gençlik bir korku kaynağı olarak görüldü yıllarca. Şu an bile izdüşümlerini görüyor ve yaşıyoruz. 1990’ların gençliği yitik bir kuşak olarak bugüne geldi. 12 Eylül darbesi yok ettiği özgürlüklerle en çok gençliği baskı altına aldı. Devleti kendi yurttaşlarından korumak uğruna oluşturmaya çalıştığı kültür en çok gençliği hedefledi.
Ülkemizin bugün içinde bulunduğu sorunlara çözüm üretmek, muhalefet etmek, üretilen çözümlere katkı sunmak gibi eylemler içinde bulunması gereken gençlik kendisini bile düşünmüyor. Ve çeşitli araçlarla topluma seslenen birçok kişi genliğin tepkisizliğinden, duyarsızlığından, üretken olmayışından rahatsızlığını dile getiriyor. Gerçekte anlatılmak istenen: Toplumun en dinamik unsurunun gerek duyulan yerlerde ve zamanlarda kendini düşünmekten öteye geçemeyişinin rahatsızlığıdır.
Ancak, 12 Eylül’ün üzerinden geçtiği bur kuşaktan fazla bir şey beklememek gerek. Çünkü 12 Eylül yitik bir kuşak yarattı. Bu kuşak bugün gençliğini yaşıyor. Sorgulamaktan uzak, ezberci eğitim sistemi, sürekli tehdit unsuru olarak görüldüğünün duyumsatıldığı bir baskı, medyada bencilliğin yüceltildiği bir kültür erozyonu, geçmişin olumsuz deneyimlerinden korumak adına aile ve çevre tarafından denetim altında tutulması gerektiği anlayışının egemen kılınması sonucu ortaya çıkan bugünkü durumun sorumluları gençler değil.
ÖZGÜRLÜK
Gençliğin özgürlüklerinin elinden alındığı, denetlenmeye çalışıldığı ve gençliğin suç işleme, yanlış yapma potansiyeli yüksek olarak görüldüğü sürece toplumsal gelişim sağlanamaz. İnsan ömrünü; doğar, büyür, gelişir ve ölür diye anlatırız bazen . Gençlik, büyümeyi ve gelişim öncesini kapsadığı için daha da önem kazanıyor. Gençlik insanlaşma (ya da toplumsallaşma) sürecinin en önemli evresidir.
Oluşturacağımız eğitim sistemi ile sorgulamayı ve öğrenmeyi sağlamalıyız. Toplumsal düzeni sağlamak için oluşturulan yasaların baskıcı değil özgürlükçü olmasını amaçlamalıyız. Orta öğretim çağından başlayarak her yerde ve koşulda genliğin katılımıyla oluşturmalıyız tüm kurumları ve kurulları. Suç işleme potansiyeli yüksek bir kesim olarak görmekten vazgeçmeliyiz gençliği. Unutmamamız gereken en önemli şey: Kişisel gelişimini kendi seçimi ile oluşturamamış, baskı altında tutulmuş, eğitimi öğrenmek değil de diploma almak olarak gören gençlik kendisine bile yararlı olamaz. Ve tehlikeli olma potansiyeli vardır. Çünkü kendisini ifade edememiş olmanın verdiği eziklikle, kendisini baskı altında tuttuğunu, ezdiğini, yok saydığını düşündüğü insanlara karşı geliştirdiği içsel öfke ve nefretin nerede ve nasıl patlayacağını hiçbirimiz bilemeyiz. Son yıllarda hızla artan suç oranları tek başına yoksulluğun ve göçlerin sonucu değil. Yoksa, küçük miktarlardaki hırsızlık ve kapkaçların bile ölümle sonuçlanmasının insani yanını göremeyiz. Birçok olayda öfke ve nefret dışa vuruluyor. Gençliğin dönüştürücü ve değiştirici gücünü toplumsal gelişim sürecine katmak, en başta gençlerin olmak üzere tüm toplumun yararınadır. Korkmadan, ürkmeden gençlerin özgürlüklerinden ve insanlığa sunacaklarından keyif olarak gururla bakabilmeliyiz dünyaya.
Etiketler:
gençlik,
işsizlik,
özelleştirme,
yoksulluk
Gençlik 2
(Çağdaş Kölelik Düzeni)
Olanak buldukça gençlerle sohbet etmek, onların beklentilerini, düşlerini, eleştirilerini, önerilerini, öfkelerini, sevinçlerini... paylaşmak için kendime zaman ayırmaya çalışırım. Bu sohbetler sırasında hem birbirimize kendi bilgilerimizi aktarmış oluyoruz, hem de yalnızlıklarımızı aşarak toplumsal yanlarımızı korumuş ve geliştirmiş oluyoruz. Bu yüzden de gençlerle bir arada olmayı önemsiyorum.
Geçtiğimiz günlerde de benzer bir sohbet yaptık. Arkadaşlardan biri açık öğretim olmak üzere ikisi üniversite öğrencisi, üniversite mezunu ve iş arıyor. Yanlarında bir arkadaşları daha var.
Üniversite mezunu arkadaşımız bir kargo şirketinde çalışmak üzere Bursa'ya gitmişti. Daha doğrusu internet üzerinden verdiği ilan sonrası kargo şirketinden çağrılmıştı. Ancak 'kuryelik' önerilince geri dönmüştü. Uluslar arası İlişkiler ve Pazarlama mezunu. İngilizce ve bilgisayar biliyor. Kendisine kuryelik önerilince "ben bunca senemi kurye olmak için harcamadım." diyerek kabul etmemiş.
Ne yapacağını sorduğumda; "alanımla ilgili iş başvurularımda deneyimli olup olmadığımı soruyorlar. Daha yeni mezunum. Nasıl deneyimim olsun ki? diyor. Ve sonra beni şaşırtan, isyan ettiren gerçeklerle yüzleşiyorum. Gençleri dinleyelim.
K.A.: İş başvuru ilanımda 1 yıl süreyle ücretsiz çalışmayı kabul ettiğimi belirttim. Böylece deneyim engelini aşabileceğimi düşünüyorum.
Ben "buna kölelik denir" dediğimde üniversitede okuyan arkadaş araya girdi.
Ç.K.: İzmit'te bazı dershaneler 3.-4. Sınıf öğrencilerini; "okurken gelin, ücretsiz olarak dershanemizde ders verin. Mezun olunca sizi işe alalım. Bu arada deneyim kazanmış olursunuz" diyerek ücretsiz çalıştırıyorlar. Birçok arkadaşım bu şekilde çalıştı. Ancak mezun olup da dershanede işe giren olmadı. Bu arada dershaneler 1 yıl boyunca ödemeleri gereken öğretmen maaşını ödemeden para kazanmış oluyorlar.
Ben "bunları bugüne kadar niye anlatmadınız? Bunları herkes bilmeli..." derken, diğer arkadaş;
K.A.: Bir abimiz var. Üniversite mezunu. Bir de çocuğu var. İş arama ilanına 'yalnızca sigorta primine çalışırım' yazdı.
G.C.: Bir arkadaşım vardı. Aynı okuldan mezun olduk. Geçenlerde gördüğümde .... öğrenci yurdunda müdür yardımcısı olduğunu söyledi. Nasıl olduğunu anlamadım.
....
Gencecik insanların bu şekilde kullanılması, kendilerini kullandıracak kadar çaresizlik duygusu içine itilmeleri doğal mı?
Sohbetimiz içinde ülkemizin, dünyamızın yaşadığı sorunlar da var. Yüksek düzeyde bir duyarlılıkla bakıyorlar yaşama. Olabildiğince gerçekçiler. Her şeyden önce savaş karşıtı tutumları var. ABD'nin politikalarına karşılar. Konuşmanın bir yerinde Irak, Afganistan olaylarına geldiğimizde;
K.A.: ABD şimdi bizim ülkemize girmiş olsa her sokak arasında kurşun yağar. Ülkemizin % 90'ı direnir.
Ben de; ABD yönetimi çıkıp 'Türkiye'nin borçlarını erteliyorum. 2 milyon Türk vatandaşını işçi olarak kabul ediyorum. Türkiye'nin parasızlık nedeniyle yapamadığı yatırımları da %50 ortak olmak koşuluyla üstleniyorum' dese ve ülkemize girse yine %90 direnir mi? diye sorduğumda... sustu.
Bu soruyu AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği noktadan hareketle sormuştum. Irak'ta da aynı şey söz konusuydu. İran Irak Savaşı'nda ne Kürtler, ne de Şiiler şimdiki işbirlikçi tavırlarını göstermediler. ABD bir yandan konfederasyon, bir yandan mevcut gelirlerin dağıtılması gibi sözlerle Kürtleri açıktan, Şiileri ise tepkisiz kılarak (gizliden) işbirlikçiliğe zemin hazırladı. Mevcut gelirler içinde de, gelecekte elde edilecek gelirler içinde de Sünni bölgesine bir şey düşmeyecek. Bir de Saddam'ın Sünni olmasının payı var tabi.
Türkiye AB ilişkileri de böyle. Gelecek olan fonların, serbest dolaşım hakkının, yatırımların düşleriyle hiçbir egemen devlete önerilemeyecek, dayatılamayacak koşullar üzerinde pazarlık yapmayı neden kabul ediyoruz? Halkın %60'tan fazlası AB'ye evet derken hangi bilgiye sahip?
Çaresizlik arttıkça dayatmalar da artıyor. Ülkemizde deneyim kazandırmak için gencecik insanları ücretsiz çalıştıran, asgari ücreti bile ödemeyen ideolojik yapı, devletlerarası ilişkilerde de kendini gösteriyor. Türkiye vb. ülkeler deneyim kazandırmak için ücretsiz çalıştırılan gençlere benziyor.
Ben buna çağdaş kölelik diyorum. Gücü elinde tutan ve bu düzenden çıkar sağlayanlar ise küreselleşme ve serbest piyasa diyorlar. Siz ne diyorsunuz?
Olanak buldukça gençlerle sohbet etmek, onların beklentilerini, düşlerini, eleştirilerini, önerilerini, öfkelerini, sevinçlerini... paylaşmak için kendime zaman ayırmaya çalışırım. Bu sohbetler sırasında hem birbirimize kendi bilgilerimizi aktarmış oluyoruz, hem de yalnızlıklarımızı aşarak toplumsal yanlarımızı korumuş ve geliştirmiş oluyoruz. Bu yüzden de gençlerle bir arada olmayı önemsiyorum.
Geçtiğimiz günlerde de benzer bir sohbet yaptık. Arkadaşlardan biri açık öğretim olmak üzere ikisi üniversite öğrencisi, üniversite mezunu ve iş arıyor. Yanlarında bir arkadaşları daha var.
Üniversite mezunu arkadaşımız bir kargo şirketinde çalışmak üzere Bursa'ya gitmişti. Daha doğrusu internet üzerinden verdiği ilan sonrası kargo şirketinden çağrılmıştı. Ancak 'kuryelik' önerilince geri dönmüştü. Uluslar arası İlişkiler ve Pazarlama mezunu. İngilizce ve bilgisayar biliyor. Kendisine kuryelik önerilince "ben bunca senemi kurye olmak için harcamadım." diyerek kabul etmemiş.
Ne yapacağını sorduğumda; "alanımla ilgili iş başvurularımda deneyimli olup olmadığımı soruyorlar. Daha yeni mezunum. Nasıl deneyimim olsun ki? diyor. Ve sonra beni şaşırtan, isyan ettiren gerçeklerle yüzleşiyorum. Gençleri dinleyelim.
K.A.: İş başvuru ilanımda 1 yıl süreyle ücretsiz çalışmayı kabul ettiğimi belirttim. Böylece deneyim engelini aşabileceğimi düşünüyorum.
Ben "buna kölelik denir" dediğimde üniversitede okuyan arkadaş araya girdi.
Ç.K.: İzmit'te bazı dershaneler 3.-4. Sınıf öğrencilerini; "okurken gelin, ücretsiz olarak dershanemizde ders verin. Mezun olunca sizi işe alalım. Bu arada deneyim kazanmış olursunuz" diyerek ücretsiz çalıştırıyorlar. Birçok arkadaşım bu şekilde çalıştı. Ancak mezun olup da dershanede işe giren olmadı. Bu arada dershaneler 1 yıl boyunca ödemeleri gereken öğretmen maaşını ödemeden para kazanmış oluyorlar.
Ben "bunları bugüne kadar niye anlatmadınız? Bunları herkes bilmeli..." derken, diğer arkadaş;
K.A.: Bir abimiz var. Üniversite mezunu. Bir de çocuğu var. İş arama ilanına 'yalnızca sigorta primine çalışırım' yazdı.
G.C.: Bir arkadaşım vardı. Aynı okuldan mezun olduk. Geçenlerde gördüğümde .... öğrenci yurdunda müdür yardımcısı olduğunu söyledi. Nasıl olduğunu anlamadım.
....
Gencecik insanların bu şekilde kullanılması, kendilerini kullandıracak kadar çaresizlik duygusu içine itilmeleri doğal mı?
Sohbetimiz içinde ülkemizin, dünyamızın yaşadığı sorunlar da var. Yüksek düzeyde bir duyarlılıkla bakıyorlar yaşama. Olabildiğince gerçekçiler. Her şeyden önce savaş karşıtı tutumları var. ABD'nin politikalarına karşılar. Konuşmanın bir yerinde Irak, Afganistan olaylarına geldiğimizde;
K.A.: ABD şimdi bizim ülkemize girmiş olsa her sokak arasında kurşun yağar. Ülkemizin % 90'ı direnir.
Ben de; ABD yönetimi çıkıp 'Türkiye'nin borçlarını erteliyorum. 2 milyon Türk vatandaşını işçi olarak kabul ediyorum. Türkiye'nin parasızlık nedeniyle yapamadığı yatırımları da %50 ortak olmak koşuluyla üstleniyorum' dese ve ülkemize girse yine %90 direnir mi? diye sorduğumda... sustu.
Bu soruyu AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği noktadan hareketle sormuştum. Irak'ta da aynı şey söz konusuydu. İran Irak Savaşı'nda ne Kürtler, ne de Şiiler şimdiki işbirlikçi tavırlarını göstermediler. ABD bir yandan konfederasyon, bir yandan mevcut gelirlerin dağıtılması gibi sözlerle Kürtleri açıktan, Şiileri ise tepkisiz kılarak (gizliden) işbirlikçiliğe zemin hazırladı. Mevcut gelirler içinde de, gelecekte elde edilecek gelirler içinde de Sünni bölgesine bir şey düşmeyecek. Bir de Saddam'ın Sünni olmasının payı var tabi.
Türkiye AB ilişkileri de böyle. Gelecek olan fonların, serbest dolaşım hakkının, yatırımların düşleriyle hiçbir egemen devlete önerilemeyecek, dayatılamayacak koşullar üzerinde pazarlık yapmayı neden kabul ediyoruz? Halkın %60'tan fazlası AB'ye evet derken hangi bilgiye sahip?
Çaresizlik arttıkça dayatmalar da artıyor. Ülkemizde deneyim kazandırmak için gencecik insanları ücretsiz çalıştıran, asgari ücreti bile ödemeyen ideolojik yapı, devletlerarası ilişkilerde de kendini gösteriyor. Türkiye vb. ülkeler deneyim kazandırmak için ücretsiz çalıştırılan gençlere benziyor.
Ben buna çağdaş kölelik diyorum. Gücü elinde tutan ve bu düzenden çıkar sağlayanlar ise küreselleşme ve serbest piyasa diyorlar. Siz ne diyorsunuz?
Etiketler:
gençlik,
işsizlik,
kölelik,
özelleştirme,
yoksulluk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
YEDİ MART SEKSENÜÇ ÜÇ MART DOKSANİKİ VE TÜM MADEN ŞEHİTLERİNE
hangi köyün yüreği /
hangi ananın gözyaşları /
tutabilir yasınızı //
bilmem kaç yedi kat altında /
yatarken yerin /
okuttular kur’an’ınızı /
yatış şeklinizi bile bilmeden //
ilk size kuruldu/
cenazesiz gömütlükler/
-dünyada yüreğim gömüt size-//
bilmem kaç yedi kat altında yerin /
yatarken sizler /
yemin ettim böylesinin sürmeyeceğine //
yemin ettim/
yatış şeklinizi bilmeden//
bilin ki dostlarım /
dimdik ve ayaktasınız /
yüreğim gömüt size...//
Armutçuk-Kozlu 10/03/92 /
salim çalık /
GÜLMEKLE AĞLAMAK ARASI (sf.36)
geleceğe dikiliyor gömüt taşları
biliyorum
kendisini kirleterek tükeniyor
umutla süslenmiş gelecek günler
şimdi
bir bir içime gömülüyor
yaşamda alacağı kalan çocuklar
ömrü metaya değişilen işçiler
içime gömülüyor
töreye kurban edilen kadınlar
ve karşılıklı dağlara sürülüyor gençler
gömüt taşları geleceğe dikiliyor
gömüt taşları iki parça yüreğime
şimdi
tepeden tırnağa utançla
__ipe çekiyorum mutluluk düşlerimi
acı ve hüzün ötesi yaralı duygularla
__tenime gömüyorum gülüşlerimi
………………kasım-aralık 2007
salim çalık